güncel sağlık haberleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
güncel sağlık haberleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Uzun COVID’e bağlı bilinç bulanıklığının biyolojik nedeni keşfedildi.

Yeni araştırmalar, bilim insanlarının uzun COVID-19'a bağlı bilinç bulanıklığı olarak tanımladığı durumun ilk biyolojik kanıtını sundu. Japon bilim insanları, uzun COVID-19’a bağlı “bilinç bulanıklığı”nın olası biyolojik nedenini ortaya çıkardı. Araştırma, bu durumun yalnızca kalıcı bir semptomdan ibaret olmadığını, beyinde ölçülebilir, moleküler bir bozuklukla ilişkili olduğunu gösteriyor.
Yokohama City Üniversitesi’nden Profesör Takuya Takahashi liderliğindeki ekip, uzun COVID-19 hastalarında öğrenme ve hafıza için kritik öneme sahip AMPA reseptörlerinin aktivitesinde belirgin bir artış tespit etti. Profesör Takahashi, “Yeni geliştirdiğimiz AMPA reseptör PET görüntüleme teknolojisiyle, uzun COVID-19’un acil bir tıbbi sorununa yeni bir bakış açısı ve yenilikçi çözümler sunmayı hedefliyoruz,” dedi. Uzun COVID-19 bilinç bulanıklığı nedir? Bilinç bulanıklığı — bilişsel bozukluk, zayıf hafıza ve yavaş düşünme gibi semptomları kapsayan genel bir terim — SARS-CoV-2 enfeksiyonunun (COVID-19) en yaygın ve en engelleyici etkilerinden biri olarak öne çıkıyor. Araştırmalar, uzun COVID-19 hastalarının yüzde 80’inden fazlasının bu durumdan etkilendiğini ve milyonlarca kişinin çalışma, öğrenme ya da günlük yaşamını sürdürmekte zorlandığını gösteriyor. Bilim insanları bugüne dek bu durumun nedenini açıklayan net biyolojik işaretler bulmakta güçlük çekti. Önceki beyin görüntüleme çalışmaları ince yapısal değişikliklere işaret etse de, bu “bulanıklık” halinden sorumlu olabilecek moleküler düzeydeki bozulmalar şimdiye kadar tanımlanamamıştı. Dünya Sağlık Örgütü’ne (DSÖ - WHO) göre, COVID-19 geçiren her 100 kişiden yaklaşık altısı, hastalığın ardından COVID-19 sonrası sendromu geliştiriyor. Araştırma nasıl gerçekleştirildi? Japon araştırma ekibi, AMPA reseptörlerinin (AMPAR’lar) uzun COVID-19 bilinç bulanıklığında rol oynayabileceğini öne sürdü. Beyin hücreleri arasındaki iletişimin merkezinde yer alan bu reseptörler, daha önce depresyon, şizofreni ve demans gibi nörolojik ve psikiyatrik bozukluklarla ilişkilendirilmişti. Ekip, geliştirdikleri yeni bir teknik olan K-2 AMPAR PET görüntüleme yöntemini kullanarak, 30 uzun COVID-19 hastasının beynini taradı ve bulguları 80 sağlıklı gönüllünün verileriyle karşılaştırdı. Sonuçlar çarpıcıydı: uzun COVID-19 hastalarında reseptör yoğunluğu belirgin biçimde artmıştı. Dahası, AMPAR aktivitesi yükseldikçe bilişsel semptomların da kötüleştiği gözlemlendi. Araştırma, beyin iltihabının (enflamasyonun) da bu süreçte rol oynayabileceğini ortaya koydu. Yüksek enflamatuar belirteçler, aynı reseptör artışlarıyla bağlantılıydı ve beynin bağışıklık tepkisinin moleküler değişiklikleri tetiklediği düşünüldü. Profesör Takahashi, “Bulgularımız, uzun COVID-19 bilinç bulanıklığının meşru bir klinik durum olarak tanınması gerektiğini açıkça gösteriyor.Bu, sağlık sistemlerinin tanı ve tedavi geliştirme sürecini hızlandırabilir,” dedi. Çalışma henüz erken aşamalarda olsa da, araştırmacılar aşırı AMPAR aktivitesini azaltmaya yönelik tedavilerin gelecekte semptomları hafifletebileceğini belirtiyor. Kaynak:https://tr.euronews.com/saglik

Dijital bağımlılık halk sağlığı sorununa dönüşüyor !

Dijital bağımlılığa dikkat! Günde dört saatin üstü tehlikeli
Dijital 2025 Türkiye Raporu’na göre aktif internet kullanıcısı 77,3 milyon, sosyal medya kullanıcısı ise 60 milyona yaklaştı. Prof. Dr. Oğuz Kılınç, ekran başında dört saatten fazla vakit geçirmenin ruhsal ve fiziksel sağlık için tehlikeli olduğunu, düzenli molalar ve uyku öncesi ekranlardan uzak durmanın önemini vurguladı. Ekran bağımlılığının sadece ruhsal değil, fiziksel bir tehdit de olduğunu söyleyen Prof. Dr. Kılınç, “Uykunun kalitesi düştüğünde, kalp ve damar sağlığı da olumsuz etkileniyor. Hareketsizlik; obeziteye, damar sertliğine ve hatta ölümcül akciğer pıhtılarına yol açabiliyor” dedi. Kaynak: Türkiye Gazetesi

 

Vejetaryenlerde kanser riskinin yüzde 45 kadar azalabildiği keşfedildi.





Meyve ve sebze açısından zengin beslenmenin uyku düzeninden kalp sağlığına, beyin ve bağırsak işlevlerinden bağışıklık sistemine kadar birçok alanda fayda sağladığı uzun süredir biliniyor.

Yeni bir araştırma ise, vejetaryenlik ve veganlığın bazı kanser türlerine karşı da güçlü koruma sağlayabileceğini ortaya koydu.

ABD’deki Loma Linda Üniversitesi’nden epidemiyolog Gary Fraser liderliğindeki ekip, 2002–2007 yılları arasında ABD ve Kanada’da yaşayan 79 bin 468 kişinin sağlık verilerini inceledi.

Başlangıçta hiçbirinde kanser bulunmayan katılımcılar, 2015’e kadar takip edildi.

Sonuçlar çarpıcıydı. Vejetaryenlerin, mide kanserine yakalanma olasılığı yüzde 45 azalmıştı. Lenfoma riskinde ise yüzde 25 düşüş görüldü. Tüm kanser türleri bir arada değerlendirildiğinde, risk yüzde 12 daha düşüktü.

Araştırmacılar, en belirgin etkinin sindirim sistemiyle ilgili kanserlerde görülmesinin mantıklı olduğunu belirtiyor. Çünkü bu organlar, yiyeceklerle ve sindirim sırasında ortaya çıkan metabolitlerle doğrudan temas halinde.

İşlenmiş etler hem mide hem de bağırsak kanserinde bilinen bir risk faktörü. Buna karşılık, özellikle narenciye türleri, sebzeler ve ızgara/buğulama gibi daha sağlıklı pişirme yöntemleri koruyucu etki gösterebiliyor.

Çalışma, beslenmenin idrar yolları veya sinir sistemi kanserlerinde benzer bir koruma sağlamadığını da ortaya koydu. Akciğer, yumurtalık ve pankreas kanserlerinde de vejetaryenlerde riskin daha düşük olabileceğine dair işaretler olsa da bu bulgular istatistiksel açıdan yeterli düzeye ulaşmadı.

Fraser, çalışmanın büyük bir veri setine dayansa da tam olarak neden-sonuç ilişkisi kurmak için yeterli olmadığını vurguluyor. Zira hayvansal ürünlerden uzak duran kişilerin, daha fazla egzersiz yapmak gibi başka sağlıklı yaşam alışkanlıklarına da sahip olabileceğini hatırlatıyor.

Ayrıca uzmanlar, vejetaryen beslenmenin yanlış uygulandığında besin eksikliklerine yol açabileceği uyarısında da bulunuyor. En önemli çıkarımın, tamamen vegan olmak yerine, günlük beslenmede sebze ve meyve miktarını artırmak olduğu belirtiliyor.

Araştırma, American Journal of Clinical Nutrition dergisinde yayınlandı.


Kaynak:https://tr.euronews.com/saglik/2025/08/14/

ET VE SÜT ÜRÜNLERİNE KARŞI ALERJİ YAPAN HASTALIK:

ALPHA-GAL SENDROMU









Hastalık nasıl gelişiyor?

Alpha-gal sendromu, adını “galaktoz-alfa-1,3-galaktoz” adlı bir şeker molekülünden alıyor. Bu molekül inek, domuz, tavşan ve geyik gibi memelilerin dokularında doğal olarak bulunuyor ancak insanlarda bulunmuyor.

Bu şekeri içeren bir kene salyası kana karıştığında, bağışıklık sistemi onu tehdit olarak algılıyor ve antikor üretmeye başlıyor. Daha sonra et veya süt ürünleri gibi alpha-gal içeren besinler alındığında, bağışıklık sistemi bu moleküle karşı yanlışlıkla alerjik tepki veriyor.

Uzmanlar bu hastalığı sıklıkla "kırmızı et alerjisi" olarak tanımlasa da, alpha-gal sendromu sadece etle sınırlı değil: süt, peynir, jelatin, bazı ilaçlar (örneğin heparin) ve hatta kişisel bakım ürünleri de alerjiye neden olabiliyor.

Belirtiler gecikmeli ortaya çıkıyor

Alpha-gal sendromunda semptomlar, enfekte keneyle temastan 1 ila 3 ay sonra ilk kez görülebiliyor. Et veya süt tüketiminden 2 ila 6 saat sonra baş gösteren belirtiler şunları içerebilir:

Şiddetli kaşıntı ve cilt döküntüsü

Karın ağrısı, mide bulantısı, ishal

Ağız, yüz veya boğazda şişme

Anafilaktik şok (hayati tehlike arz edebilir)

Birçok doktor bu belirtileri tanımakta zorlanabiliyor. 2022’de yapılan bir çalışmaya göre, ABD’deki doktorların yüzde 42’si alpha-gal sendromunu daha önce hiç duymamıştı.

Hangi keneler bu hastalığı taşıyor?

En bilinen taşıyıcı, ABD'nin güneydoğusunda yaygın olan lone star tick (yalnız yıldız kenesi). Ancak artık araştırmalar, Avrupa dahil 6 kıtada farklı kene türlerinin bu hastalığı bulaştırabileceğini gösteriyor.

Siyah bacaklı geyik kenesi (aynı zamanda Lyme hastalığını da taşır)

Kentsel parklarda ve bahçelerde bile görülebilir

Kene ısırığı sırasında, salyasında bulunan alpha-gal molekülleri kana karışır

Hastalık neden yayılıyor?

Kene popülasyonları artıyor

İnsanlar doğa yürüyüşü ve kamp gibi aktivitelerle daha çok risk altına giriyor

İklim değişikliği ve artan geyik sayısı, kenelerin yayılım alanını genişletiyor

Notre Dame Üniversitesi’nden Parazitoloji Uzmanı Prof. Lee Rafuse Haines:
“Yıllar önce bu alerjinin sadece ABD’nin güneydoğusuyla sınırlı olduğu düşünülüyordu. Bugün ise altı kıtada tespit edilen vakalar var.”

Tedavi mümkün mü?

Şu anda alpha-gal sendromunun kesin bir tedavisi yok. Ancak:

Et, süt ve jelatin içeren tüm hayvansal ürünlerden uzak durmak gerekiyor

Yeni kene ısırıklarından kesinlikle korunmak şart

Şiddetli vakalarda EpiPen taşıması öneriliyor

Besin etiketlerini dikkatle okumak ve “alpha-gal içerebilir” uyarılarına dikkat etmek önemli

Bazı hastalarda, tetikleyici ürünlerden yıllarca uzak kalındığında alerji zamanla azalabiliyor.

Bilimsel belirsizlikler sürüyor

Hangi bireylerin alerji geliştirdiği hâlâ tam olarak bilinmiyor

Kenenin salyasındaki bileşenler mi, yoksa ısırma yöntemi mi tetikliyor?

Neden bazı kişiler semptomsuzken diğerleri hayati reaksiyonlar yaşıyor?

Araştırmalar devam ediyor. Bilim insanları önümüzdeki 10 yıl içinde, alpha-gal sendromunun önlenmesi, teşhisi ve tedavisi konusunda önemli gelişmeler olacağını düşünüyor.

Kene ısırığını önlemek için:

Uzun kollu giysiler ve pantolon giyin

Doğada yürürken vücudunuzu sık sık kontrol edin

DEET içeren kene kovucular kullanın

Evcil hayvanlarınızı da keneye karşı düzenli kontrol edin

Et veya süt tükettikten sonra gecikmeli alerjik tepkiler yaşıyorsanız, bir uzmana danışarak alpha-gal sendromu testi yaptırmanız öneriliyor.


Kaynak:www.trthaber.com/haber/saglik

İKİ DİL BİLEN İNSANLARDA ALZHEİMER DAHA GEÇ BAŞLIYOR!

                                                                      

Yeni bir çalışmaya göre iki dil konuşan kişilerde demans yani bunama riski önleniyor ve geciktiriliyor.
Bir dil konuşan insanlara oranla 4 kat daha avantajlılar. Alzheimer da dahil olmak üzere 3 türde demans rahatsızlığından korunuyorlar. Beyin eğitiminde başarı sağlayan akıl ve beyin işlevlerinin ömrünü uzatan dil bilme öğrenme ve konuşma becerileri akıl sağlığı açısından oldukça önemli. Bilişsel faaliyetleri destekliyor, yaşlılık sürecindeki sorunları engelliyor veya geciktiriyor.
Erken bunamanın da en büyük düşmanı. Düşünme, düşünce ve hafıza fonksiyonlarını adeta onarıyor ve güçlendiriyor. Daha fazla kapasitede hafıza ve beyin yetenekleri ortaya çıkıyor. Dil eğitiminin plastisite etkisi olduğunu nörologlar da kabul etmekte. Zihinsel eğitim zihinsel uyarılmayı güdülüyor sosyal sorumluluk yararı olarak kabul ediliyor.
Demansı savmak adına beyni yeterli derecede uyarıyor. İki dil bilen insanlarda Alzheimer çok geç başlıyor hatta önleniyor. Beyin fonksiyonlarının zihinsel yetenekleri kalkan gibi korunuyor. Özellikle hayatı zor geçen stresle yaşayan kişilerin demans riski yüksek. Beyin damarlarında tıkanma meydana gelmesi ve yaşlılık belirtileri ortadan kalkıyor. İki ve daha fazla dil bilenler üzerindeki bu araştırmalara halen sürmekte.

ASİTLİ GIDALAR KABIZLIK, SAÇ DÖKÜLMESİ,KAS YORGUNLUĞUNA NEDEN OLABİLİYOR!

                                                                        

Normal beslenme süresinde, vücudumuza en alt seviyeden, en üst seviyeye kadar asidik yiyecek/içecekleri alıyoruz. Vücudumuz bu dengeyi kurabilmek adına kas ve kemiklerden; magnezyum, çinko, kalsiyum gibi alkali mineralleri kullanıyor. Aldığımız fazla asidi, dokularda depolamaya başlayabiliyor. Bu durum da; kabızlıktan, saç dökülmesine, cilt bozulmalarından kas yorgunluklarına kadar çeşitli şekillerde görülebiliyor.
İşte bu durumu çözmek için yapmanız gereken birkaç madde var.
  • Öncelikle nescafe, türk kahvesi ve diğer kahve türlerini sıklıkla tüketiyorsanız, bunu azaltmanız; mümkünse yerine bitki çayları kullanmanız gerekiyor.
  • Light içeceklerin (kola, gazoz vb.) tüketimini azaltmanız, su ile içecek ihtiyacınızı gidermeniz öneriliyor. Light içeceklerin fazlası diyette uzun süreli duraklamalara da sebep olabilir.
  • Günde 2 defa (sabah uyandığınız zaman ve akşam yatmadan önce) 1 bardak ılık suyun içine, 1 çay kaşığı sodyum bikarbonatı eritin ve için. (Eczanelerden İngiliz sodası ya da içme sodası olarak da temin edebilirsiniz)
  • Sebze+protein günlerinde, alkali olarak değeri iyi olan sebzeleri tüketmeye çalışın. (kabak, taze fasulye, marul, soğan, sarımsak, ıspanak, brokoli, maydanoz gibi.)
  • pH değeri %8 ve üstünde olan suları tüketin.
Eczanelerden pH ölçme çubukları alın ve idrarınızın pH değerini ölçün.
dukanamca.com dan alıntı

KAN TESTİ İLE İNTİHAR ETME RİSKİNİ ÖLÇEN YÖNTEM GELİŞTİRİLDİ

                                                                    

ABD’de, insanların kan testinden intihar etme riskini ölçen yöntem geliştirildi.

ABD’nin Indiana Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Psikiyatri Alexander Niculescu ve ekibi, yaklaşık 10 yıldır çoğu gazilerden oluşan 75 kişi üzerinde yaptığı bir araştırma sonucu, kan tahlilindeki SAT1 proteininin yüksekliğinin intihar etme riskini artırdığını açıkladı.

3 ay aralıklarla yapılan mülakat sonucunda alınan kan tahlilleri incelendikten sonra SAT1 seviyeleri ile insanların intihara kalkışma oranının paralellik gösterdiği görüldü. Ayrıca intihar etmiş 9 kişi üzerinde yapılan kan tahlillerinde SAT1 proteininin yüksek çıktığı fark edildi.

İki uçlu duygu durum bozukluğu olarak bilinen bipolar hastalığına mensup 42 kişi üzerinde yapılan çalışmaya göre, SAT1 proteini yüksek çıkan hastaların, intihara teşebbüs sebebiyle hastaneye yatırıldığı sonucuna varıldı. Niculescu, intihar olayının diğer hastalıklardan çok farklı olduğunu anlatırken, önceden teşhis konulmasının zorluğundan bahsetti.

ANESTEZİ HAFIZAYI GERİLETİYOR MU?

                                                      


ABD'de yapılan bir araştırmaya göre 1 yaşından önce genel anestezi yapılması, 

bebeklerin hafızasını olumsuz yönde etkileyebiliyor.
1 yaşından önce genel anestezi, bebeklerin hafızasını olumsuz yönde etkiliyor.
California Üniversitesi'nden bilim insanları, 1 yaşından önce genel anestezinin bebeğin hafızasının gerektiği gibi gelişmesini engelleyebileceğini belirtti.
Bilim adamları, 33 yavru fareye genel anestezi uyguladı ve hayvanların kokuları tanıyıp tanımadığını test etti. Bu farelerin hafızasının anestezi yapılmayanlardan daha zayıf olduğu ve kokuları hatırlamakta zorlandığı görüldü.
Daha sonra bilim adamları, 1 yaşından önce genel anestezi yapılan ve anestezi uygulanmayan 6-11 yaşındaki çocukların hafızasını değerlendirdi. Çocuklar IQ, bilişsel beceri ve davranış testlerine tabi tutuldu.
Bilim insanları, 1 yaşından önce anestezi uygulanan çocukların hafızasının diğerlerinden daha zayıf olduğunu ancak anestezinin zekaya ve davranışlara etkisinin bulunmadığını belirledi.
Araştırmaya imza atanlardan Greg Stratmann, genel anestezinin hafıza üzerindeki etkisi az olsa bile çocukların öğrenme becerisinin etkilendiğini vurguladı. Stratmann, sonuçların 1 yaşından önce genel anestezinin uygulanmasının gerekliliğine ilişkin soruları akla getirdiğini belirtti.
Bilim adamı, genel anestezinin hafızaya etkisinin giderilip giderilemeyeceği konusunda başka araştırmaların gerektiğini de ifade etti.
Araştırmanın sonuçları "Neuropsychopharmacology" dergisinde yayımlandı.
 

DÜNYANIN EN TEHLİKELİ YİYECEKLERİ



                                                              

Amerikan Pediatri Akademisi şubat ayında “Dünyanın En Tehlikeli Yiyecekleri” listesini yayımladı. Listede sosisli sandviç ve kahve gibi sık sık tükettiğimiz yiyecekler de, ülkemizde az rastlanan ve adını bile duymadığımız sebzeler de var

Sosisli sandviç
Sosisli sandviçlerin servis edildikleri kağıtların üzerine “Boğazınıza takılabilir” ifadesinin yazılması isteniyor. Yemek sırasında nefessiz kalıp ölenlerin yüzde 17’si bunu sosisli sandviç yerken yaşıyor.
Fugu (balon-kirpi) balığı
Lüks restoranlarda incecik dilimler halinde servis edilen fugu balığı oldukça riskli bir gıda. Bu şişman balığın bağırsak, yumurtalık ve ciğeri tetrodoksin isimli, siyanürden 1200 kat daha kuvvetli bir zehir içeriyor. Guinness Rekorlar Kitabı’nda dünyanın en zehirli balığı olarak yer alan fugunun vatanı Japonya. Kirpi ya da balon balığı olarak da bilinen fugudaki zehrin bir toplu iğne başı kadar miktarı bile ölümcül sayılıyor. Bir balıktaysa 30 kişiyi öldürmeye yetecek kadar zehir var. Bu nedenle de şefler fuguyu doğru dilimleyebilmek için iki yıllık özel bir eğitimden geçiyor.
Ackee
Jamaika’da yetişen ackee meyvesi yeterince olgunlaşmadan yenildiğinde kan şekerini hızla düşürerek komaya varan tehlikelere neden olabiliyor. Ackee’nin güvenli olgunluğa ulaşması için kabuklarının kızarıp kendiliğinden çatlamasını beklemek gerekli. Bu egzotik meyvenin tadına bakmak isteyenler için not: Ackee’nin yenilebilen tek kısmı ortadaki sarı minik taneleri.
Fıstık
Bira ve çikolatalı tatlılarla birlikte sık sık tükettiğimiz fıstık düşündüğünüz kadar masum değil. Amerikan Alerji Akademisi’nin açıklamalarına göre yiyecek alerjisi nedeniyle yaşanan ölümlerin birçoğunun nedeni fıstık. Üstelik fıstığın bu kötü ünü katlanarak büyüyor; ABD’de 1997-2002 tarihleri arasında yaşanan fıstık alerjisi ölümleri eskiye oranla iki kat artmış.
Yeşil yapraklı sebzeler
Sağlıklı beslenme uzmanlarının ısrarla tüketilmesi gerektiğini söyledikleri ıspanak, lahana, marul ve roka gibi yeşil yapraklı sebzeler de riskli gıdalar arasında yer alıyor. Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi FDA’in araştırmalarına göre geçtiğimiz yıl ABD’de yeşil yapraklı sebzelere bağlı 363 zehirlenme olayı yaşanmış. 

Bunlardan
240’ı restoranlarda tüketilen sebzelerden. Merkez, zehirlenmelerin iki nedeni olabileceğini belirterek insanları “yeşil”lere karşı uyarıyor. Nedenlerden biri mutfak çalışanlarının ellerini yıkamaması. Öteki ise sebzeye ekim ve büyüme aşamalarında hayvan gübresi ya da mikroplu su ile salmonella virüsü bulaşması.
Rhubarb (uçkun-yayla muzu)
Türkiye’de Van Gölü çevresinde yetişen, uçkun ve yayla muzu isimleriyle bilinen bu sebzenin kırmızı, etli sapları en çok tatlı yapımında kullanılıyor. Hatta bu yüzden ona “tart bitkisi” de deniyor. Ancak yaprakları yenilirse zehirlenme yaşanabiliyor.
Ton balığı
Dünyanın en çok tüketilen balığı unvanını elinde tutan ton da (orkinos) sütten çıkmış ak kaşık değil. 2004’te Amerika’da hazırlanan bir çalışmada hamilelerin ve küçük çocukların fazla ton balığı yemelerinin tehlikeli olduğu açıklandı çünkü balıktaki cıva bebeklerin sinir sisteminin gelişmesine zarar verebiliyor.
Kahve
Kahve, kalp atışlarını hızlandırması ve uyku kaçırması gibi zararların yanı sıra tehlikeler içeren bir gıda. Başınıza gelebileceklerden biri de yanık bacak sendromu! McDonald’s’ın kahve bardaklarında “Dikkat sıcaktır” yazmasının nedeni de bu. Her şey 1992’de New Mexico’lu 79 yaşındaki Stella Liebeck’in McDonald’s’dan kahve alıp üzerine dökmesiyle başladı. Bacaklarında yanıklar oluşan Liebeck, firmaya tazminat davası açtı ve yaklaşık 2,86 milyon dolar kazandı.
Mantar
Bu listede mantarın bulunmasına şaşırmamışsınızdır herhalde. Halüsinasyona sebep olan özelliklerinin yanı sıra mantarlar ölümcül de olabiliyor. Türkiye’de en çok rastlanan zehirli mantar türleri ise köygöçüren ve kızıl göbek. (Time.com’dan derlenmiştir)


KISIRLIK YAPAN MESLEKLER

                                                                        

 Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Hakan Özörnek fırıncılar, dönerciler, aşçılar, hamam ve sauna çalışanları, altın-gümüş ayar evlerinde çalışanlar, uzun yol şoförleri, radyoterapi, radyoloji ve nükleer tıp çalışanları, böcek ilaçlama ve kimyasal fabrikalarda çalışan erkeklerin kısırlık riski altında olduğunu söyledi.
Özörnek yaptığı açıklamada, Dünya Sağlık Örgütü'nün normal sperm sayısı standardını 20 milyondan 15 milyona düşürdüğünü belirterek, "Bu değişiklik dünya genelinde erkeklerdeki sperm sayısındaki genel düşüşe işaret ediyor. Bu durumun altında yatan en önemli etken çevresel faktörler ve stres" dedi.
Özörnek, erkeklerde kısırlığı tetikleyen en önemli sebeplerin başında stresin geldiğini, özellikle de stres oranı yüksek işlerde çalışan erkeklerde sperm veriminin düştüğünü kaydetti. Öte yandan ısıya maruz kalınan mesleklerde de sperm kaybı oluştuğuna dikkat çeken Özörnek, şunları kaydetti:
"Bugün dünyada görülen kısırlık vakalarının yüzde 50 oranında erkeklerdeki sperm eksikliğine bağlı sorunlara dayanıyor. Stres ve yüksek ısıya maruz kalan erkeklerin sperm hareketliliğinde düşüş ve yapısal bozulmalarla karşılaşılıyor. Fırıncılar, dönerciler, aşçılar, hamam ve sauna çalışanları, altın/gümüş ayar evlerinde çalışanlar, uzun yol şoförleri gibi sürekli oturarak çalışan erkelerde de ısıya maruz kalmaya bağlı kısırlık görülme oranı artıyor. Diğer önemli faktörlerden biri de radyasyon. Görevleri gereği radyasyona maruz kalan radyoterapi, radyoloji ve nükleer tıp çalışanlarında kısırlık görülebiliyor. Kimyasal solumaya neden olan meslekler de risk grubunda. Petrokimya gazlarının dumanına maruz kalacak şekilde çalışanlar arasında kısırlık yoğun olarak görülüyor. Böcek ilaçlama ve kimyasal fabrikalarda çalışanlar da bu açıdan risk grubuna giriyor.

İÇME SUYUNA LİMON DAMLATARAK ALKALİ YAPIN

                                                                   
Suyun içinde magnezyum ve kalsiyum gibi minerallerin bulunması gerektiğini söyleyen uzmanlar, suyun alkali değerini yükseltmek için limon damlatıp ya da elma dilimi ekleyerek içilmesini öneriyor
SEVİL NAS CAN/MEDİCAL PARK FATİH HASTANESİ
KÜÇÜK CAM ŞİŞE TERCİH EDİYORUM
 Sular, belli aralıklarla analiz yaptırılmalı. Suyun PH değeri oldukça önemlidir. PH'ın 7.5-8.5 arasında yani hafif alkali olması en idealidir. Suda mutlaka kalsiyum ve magnezyum da bulunması gerekir. Damacanalarda bulunan Bisfenol A isimli kanserojen bileşik; damacanalar sıcakta ve güneşin altında bekletilirse suya karışabilir.
 Ben dışarıda ve işyerinde mümkün olduğu kadar küçük boy cam şişe kullanıyorum. Şişeleri güneşe bırakmıyorum ve suyu çok bekletmiyorum. Evde ise çay- kahve ve yemeklerde, düzenli olarak filtre ve dezenfektesini yaptırdığım arıtıcı suyu kullanıyorum ve suyu yılda iki kere analiz ettiriyorum. İçme suyuma bir-iki damla limon ya da bir-iki dilim kabuklu elma koyarak, suyu hafif alkali hale getirerek içiyorum.
DENİZ ŞAFAK/CENTRAL HOSPITAL
ARITMA CİHAZI TERCİH EDİYORUM
 Ben, suyu arıtarak tüketiyorum. Cihazları seçerken suyun mineral değerini tamamen yok etmemesine özen gösteriyorum. Daha öncesinde cam damacanada olan suları tercih ediyordum. Çünkü plastik damacanalara göre daha sağlıklı oluyorlar.
 Eğer gün içerisinde dışarıdaysam, plastik şişede olan ve sertliği yüksek olmayan suları tercih ediyorum. Çünkü plastik şişeler defalarca kullanılamadığı için hijyenik açıdan daha sağlıklı oluyor. Her gün en az 2.5 litre su tüketmeye özen gösteriyorum.
NİLAY ŞABANOĞLU CANSEVER/ÖZEL GAZİOSMANPAŞA HASTANESİ
KULLANILMIŞ DAMACANAYI GÖNDERİN
 Su, insan yaşamı için en temel ihtiyaçlardan biridir. Yemek yemeden günlerce yaşayabilirsiniz ama su içmeden ancak birkaç gün hayatta kalırsınız. Şebeke suyu farklı yerlerden sık sık analiz edildiği için bir sıkıntı yok ama evimize ulaşana kadar geçtiği su borularından emin olamıyoruz. Bu yüzden de damacana sular tercih ediliyor. Aldığımız damacana suyun bilinen bir marka olmasına özen göstermeliyiz. Çok kullanılmış damacanaları mutlaka almadan geri göndermeliyiz.
 Günlük yaşantıda en doğrusu, cam şişelerdeki suyu tercih etmektir. Çok yaygın olmamakla birlikte artık kafe ve restoranlarda cam şişe suları satılmaya başladı. Ben, işyerinde ve dışarıda olduğum zamanlarda pet şişe sularını tercih ediyorum. Evde ise güvendiğim bir markanın damacana suyunu kullanıyorum.
EMİNE YÜZBAŞIOĞLU/ MEMORİAL ANKARA HASTANESİ
CAM SÜRAHİYE BOŞALTIP İÇİN
 Tekrar tekrar kullanılan, temizliğinden ve hijyeninden emin olmadığımız damacana suları kullanmayı önermiyorum. İşyerinde ise temizliğinden eminseniz cam şişe ya da litrelik su tüketmenizi öneririm.
 Ben evimde 2.5-5 litrelik pet şişelerde güvendiğim markaların sularını kullanıyorum. Bu suları fazla bekletmeden tüketmeye özen gösteriyorum. Suyu eve getirdiğimde hemen cam sürahiye boşaltarak kullanıyorum ya da saklıyorum.
UZM. DR. ÖZGÜR ŞAMİLGİL/FLORENCE NIGHTINGALE HASTANESİ SAĞLIKLI YAŞAM MERKEZİ DİREKTÖRÜ
YERALTI SULARINA DİKAT!
 Yüksek rakımlı yerlerden elde edilen ve kaynağında şişelenen suları tercih etmek gerekiyor. Yeraltından çıkarılan suların da radyasyon yükü açısından sıkı denetlenmesi gerektiğini düşünüyorum.
 Cam damacanalarda satılan sular, plastik ambalajlı sulardan daha güvenilirdir. Plastik damacanaların üzerinde gelişen çizikler, temizlik sorunu oluşturabilir. Ayrıca kanserojen etkisi olabilir.

METAL KUTULU İÇECEKLERDE ENFEKSİYON TEHLİKESİ

                                                             


Metal kutulu içeceklerin üzerine bulaşan tehlikeli bakteriler ölümcül hastalıklara yol açıyor. Depolama esnasında ortaya çıkan enfeksiyon riskleri halk sağlığı için büyük tehlike oluşturuyor ve ölümcül hastalıklara yol açabiliyor.
İç Hastalıkları Uzmanı Engin Türkmen metal kutulardaki tehliye şöyle dikkat çekti:
Dezenfekte edilmeden ağızla temas eden kutu içecekler Leptospiroz, basit ishaller, dizanteri, karın ağrıları, mantar hastalıkları, Tüberküloz ve Hepatit A gibi yiyecek ve içecek yoluyla bulaşan hastalık riskleri oluşturuyor. Kutu içecekler hijyenik koşullarda üretiliyor olsa da ambalajlama ve depolama sırasında ağızla temas eden kısma bulaşan mikroorganizma ve bakteriler halk sağlığı için büyük tehlike yaratıyor.
Depolardaki Fareler Hastalık Saçıyor
Kutu içeceği marketten alan bir çocuk hiçbir dezenfeksiyon önlemi almadan içeceği tüketiyor. Çocukta önce sarılık ortaya çıkıyor. Hem karaciğer hem de böbreklerde etkilerinin ortaya çıkmaya başlamasıyla, doktorlar Leptospira mikrobunun varlığından şüpheleniyor. Oldukça sağlıklı ve hijyenik bir ortamda yaşayan çocuğun evinde tükettiği yiyecek ve içecekler incelendiğinde, kutu içecek üzerinde, fare idrarında bulunan bakterilere rastlanıyor ve bu bakterilerin depolama esnasında ortamda bulunan farelerden bulaştığı tespit ediliyor. Leptospira adlı bakterinin etken olduğu Leptospiroz hastalığı hayvanlardan bulaşıyor. Karaciğer ve böbrek gibi farklı organlara yerleşerek yüksek ateş, sarılık ve kanlı idrar semptomlarıyla ortaya çıkan Leptospiroz, kan yoluyla yayılarak enfeksiyona neden oluyor.
Pipet Kullanmak da Çözüm Değil
Metal kutuların üzerinin yıkanmasıyla, peçeteyle silinmesiyle veya tüketirken pipet kullanmakla hastalıkların önüne geçmek çoğu zaman mümkün değil. Yaygın görüşün aksine pipet kullanımının da hastalıkların önüne geçmek için yeterli olmuyor. İçeceklerin tüketimi sırasında kullanılan pipetler de hijyenik değil. Pek çoğunun ambalajı parşömen kâğıdından yapılıyor, ambalaj kolaylıkla yırtılabiliyor. Pipetlerdeki risk, kutu içecekler üzerindeki bakterilerden daha tehlikelidir, üretim şekli ve üretim yerinin bilinmemesi ve dezenfeksiyon eksiklerinin olması da enfeksiyon risklerini artırıyor. Ayrıca kutu açıldığı sırada içecekle temas eden metal kısımda bulunan bakteriler de hastalıklara davetiye çıkarıyor.
Dezenfekte Edip Koruma Aparatı Takmak Şart
Mikroplar toplu iğne başı büyüklüğünde bir yüzeyde bile olsa hayati risklere yol açabilir. Bu konu oldukça önemlidir. Örneğin dizanteriye yakalanmak için sadece 200 adet mikrobun vücuda alınması yeterlidir. Marketlerden alınan ve restoranlarda tüketilen metal kutulu içecekler için üretim aşamasında dezenfekte edilip takılacak aparatlarla bakterilere karşı güvenlik duvarı oluşturulabilir, içeceğin tüketilmesinde oluşturulacak güvenlik duvarı ile enfeksiyon riskleri azaltılabilir.

YEMEK SONRASI UYKUNUZ GELİYORSA DİKKAT!

                                                            

Yemek sonrasında hemen herkes kendini yorgun hisseder, hatta uyumak ister. Özellikle büyük porsiyonlar tüketildikten sonra yorgunluk hissi daha da artar. Doktorburada.com konuyla ilgili yaptığı araştırmada, İç Hastalıkları ve Metabolik Hastalıklar Uzmanı Dr. Onur Yozbatıran'ın görüşlerini aldı. Dr. Yozbatıran; bu durumun sindirim süreciyle yakından ilişkili olduğunu ifade ediyor.
Haber7.com'da yer alan habere göre, sindirim metabolizması yemek yendikten sonra sindirim için bol miktarda enerjiye ihtiyaç duyuyor. Yediğimiz porsiyon ne kadar büyükse o kadar fazla enerjiye ihtiyaç duyuyoruz. Harcanan bu enerji sonrasında duyulan yorgunluk bazen uyuklamalara bile neden oluyor.
YEDİKLERİNİZİN İÇERİKLERİ PORSİYONLARINIZ KADAR ÖNEMLİ
Porsiyon azaltmak uykunuzun gelmesini azaltabilir ama yalnızca ne kadar değil, ne yediğiniz de çok önemli. Çünkü yemek sonrası kan şekerinde görülen artışın hızı ve miktarı yenilen besinlere göre değişiklik gösterir. Karbonhidratlı besinler tüketildikten sonra kan şekerinde bir artış meydana gelir.
Kanda bulunan şekerin bütün hücrelere girmesi pankreas bezinden salgılanan insülinin yardımıyla olur. İnsülin daha sonra triptofan aminoasidini üretir. Triptofan, serotonin hormonunun üretiminde de aktiftir. Serotonin hormonu da uykuyu tetikleyen, uykudan sorumlu olan hormondur. Çok fazla karbonhidrat içeren besinleri tükettiğinizde serotonin üretimi artar ve uyku halinde artışa, hatta uyuklamalara neden olur.
İç Hastalıkları ve Metabolik Hastalıklar Uzmanı Dr. Onur Yozbatıran insülin salınımını artıracak şekilde beslenmemek gerektiğine dikkat çekerek "'İnsülin etkisiyle triptofan salınımında artış olur. İnsülin salınımı kan şekerinin yükselmesine cevap olarak gerçekleşir. Ne kadar karbonhidrat ağırlıklı beslenirsek kan şekeri o kadar hızlı yükselir ve insülin de hızlı cevap verir. Böylelikle triptofan salınımı da hızlı olur ve sonuçta bir uyku hali meydana gelir. Ani insülin yükselmesi aynı zamanda daha çabuk acıkmamızı da sağlar ki bu da hiç istemediğimiz bir diğer olumsuz etkidir. Yani beslenmemize dikkat ederek hem yemek sonrası uyku halinden hem de çabuk acıkmaktan korunabiliriz."
NE YEMELİ
Yemek yedikten sonra uykunuzun gelmesini istemiyorsanız bol karbonhidratlı besinlerin yerine tercih etmeniz gereken yiyecekler arasında sebze, kuru yemiş, balık ve tavuk gibi kan şekerini etkilemeyen yiyecekler ilk sırada geliyor.

SICAK HAVALAR KENELERİ ERKEN UYANDIRDI

                                                          

Bazıları ölümcül Kırım Kongo Kanamalı Ateşi (KKKA) hastalığı virüsü taşıyan keneler, yurt genelinde mevsim normallerinin üzerinde seyreden hava sıcaklıkları nedeniyle önceki yıllara göre birkaç ay erken aktif hale geldi.
Erzurum, Tokat, Samsun, Yozgat ve Çorum gibi illerde, meralarda yayılan hayvanlar ve kemirgenlerin bulunduğu bölgelerde KKKA hastalığının taşıyıcısı ve bulaştırıcısı kenelerin de aktif hale gelmiş olabileceğini belirten uzmanlar, özellikle kırsal kesimde yaşayan vatandaşları daha dikkatli olmaları konusunda uyardı.
Uludağ Üniversitesi (UÜ) Veteriner Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Levent Aydın, yaptığı açıklamada, yaz ve kış aktiviteli keneler olduğunu ve bunların genellikle ahır, mesken ya da meralarda bulunduğunu söyledi.
Yaz aktiviteli kenelerin, hastalık bulaştırma kapasitesinin daha fazla olduğunu vurgulayan Aydın, son günlerde hava sıcaklıklarının mevsim normallerinin üzerinde seyretmesi nedeniyle bu hayvanların aktivitesinde ciddi değişiklikler yaşandığını anlattı.
Kenelerle ilgili sorunların bu yıl daha erken yaşanabileceği uyarısında bulunan Aydın, "Şubat ayında ilkbaharı yaşadığımızdan, nisan, mayıs gibi aktif olması gereken keneler, bu günlerde aktif olmaya başladı. Bu, aslında iklimin getirdiği normal bir olaydır. İklimin anormal seyretmesi, birkaç ay erken gelmelerine yol açtı" dedi.
Yağmur ve nem gibi birtakım doğa olaylarının da normal seyretmeye başlamasıyla kene popülasyonunun artacağını dile getiren Aydın, halkın yanlış bildiği bazı noktalar olduğuna dikkati çekti.
"Şehir merkezlerinde böyle bir bağlantımız yok"
Aydın, KKKA hastalığına, kent merkezlerinde rastlanmadığı bilgisini verdi.
Yabani hayvan ve sığır aktiviteli kenelerin genellikle mera hayvancılığının yapıldığı bölgelerde yayıldığını anlatan Aydın, şöyle devam etti:
"Kent merkezlerinde tabii ki bir risk var ama özellikle Tokat, Çorum'a göre risklerimiz daha küçük. Özellikle insanlarımız şunu yapıyor; şehir merkezlerinde kene tutunma vakalarında inanılmaz bir panik, yani kenenin önüne geçen bir panik var. Evet, başka hastalıkların geçme riski var ama KKKA yok, şehir merkezlerinde böyle bir bağlantımız yok. Mesela Bursa'nın dağ ilçelerinde bu keneye rastlıyoruz ama ovada rastlamıyoruz. Ülke genelinde özellikle Erzurum, Tokat'tan başlayan ve Samsun'a giden bir Yozgat, Çorum hattımız var. Yani bu kenenin özellikle meşelik alan, parçalı arazi yapısı, mevsim geçiş noktalarında olması normaldir. Yaz böyle erken gelince tabii ki bu kenelere karşı kırsal kesimdeki insanlarımızın biraz daha dikkatli olması gerekiyor."
Kent merkezlerinde, sahipsiz hayvanların kenelere konaklık yapması nedeniyle popülasyonlarının yükseldiği bilgisini veren Aydın, sahipsiz hayvanların barınaklara alınması durumunda buralardaki popülasyonun azalacağını ancak KKKA hastalığı riski bulunmadığını belirtti.
Aydın, KKKA hastalığı riskinin özellikle kırsal alanda, mera hayvanları ve kemirgenlerin yoğun olduğu bölgelerde bulunduğunu bildirerek, şehirlerin varoşları ve belediye sınırları içinde büyükbaş ya da çiftlik hayvanı yetiştiriciliği yapılmaması gerektiğini söyledi.
"4-5 saatte bir kontrol etmek yeterli"
Türkiye'nin KKKA hastalığı tedavisinde çok başarılı olduğunu, böyle bir durumda en yakın sağlık kuruluşuna başvurulması gerektiğini dile getiren Aydın, şunları kaydetti:
"Çevreyi ilaçlamaya kesinlikle karşıyız. Çünkü doğanın bütün dengesi bozuluyor. Birçok yararlı böcek de öldürülüyor. İlaçlamalarla insanlara insektisit (böcek ilacı) yüklüyoruz. Böyle bir ilaçlamaya gerek yok. İnsanların keneyle ilgili bölgelere, piknik alanlarına gittiğinde en güzel yapacakları bir şey var. Bu, dünyada da böyle yapılır. İnsanların 4-5 saatte bir kendilerini, çocuklarını, pet hayvanlarını araması gerekiyor. Çünkü belli bir süreden önce birçok hastalık geçemez. Geçemeyeceği için o kene bu hastalığı taşısa bile 4-5 saatte bir insanların özellikle piknik alanından geldikten sonra kendileri, çocukları, özellikle evcil hayvanların üzerinde gelir. Bunları aramaları yeterli."
Kene popülasyonunun artışı gerekçe gösterilerek belediyelere ilaçlama yönünde baskı yapılmasının son derece hatalı bir davranış olduğunu vurgulayan Aydın, "tabancayla havaya ateş etme"ye benzeyen bu uygulamanın, gereksiz ilaç maliyetinin yanı sıra kanser dahil birçok sağlık sorununa yol açacak riskler doğurabileceğini sözlerine ekledi.

doktortv.com dan alıntı

VERTİGO EGZERSİZLE TEDAVİ EDİLEBİLİYOR

                                                                       

İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı bünyesinde "vertigo polikliniği" hizmete girdi. Poliklinikte hastalar, egzersiz hareketleriyle tedavi ediliyor.
Prof. Dr. Ayşe Karan, uyguladıkları tedavi yöntemi ile ilgili gazetecilere yaptığı açıklamada, vertigonun bir hareket yanılması olduğunu söyledi.
Hastalığın belirtilerinin, hastanın "nesnelerin etrafında döndüğü" ya da "zeminin ayağının altından  kaydığı" hissine kapılmasına kadar değişik belirtilerinin olduğunu ifade eden Karan, fizik ve rehabilitasyona genellikle çok şiddetli baş dönmesi atağı geçiren hastaların geldiğini kaydetti.
Hastalığın iç kulakla ilgili sorunlarında bulantı ve kusma gibi etkilerinin görüldüğüne, kas ağrılarında bu etkilerin görülmediğine işaret eden Karan, uyguladıkları rehabilitasyon tedavisi hakkında şu bilgileri verdi:
"Öncelikle nedeni ortaya koymaya çalışıyoruz. Hastalık, iç kulakta kristallere bağlı olabiliyor. Biz bunları iç kulaktan çıkartmak için belli hareketler yapıyoruz. Bunlara menavra diyoruz. Bazen kulak, burun, boğazda bunlar yapılmış olarak da bize gönderiliyor ama ilk manevralarla sonuç alınamayabiliyor. Biz buna bağlı olarak belli testler yapıyoruz. Fakat bazen bunu yapamadığımız hastalar veya başka nedenler olabiliyor. Vertigosu devam eden hastalara egzersiz veriyoruz."
Tedavi süresinin hastanın tedaviye vereceği cevaba göre değiştiğini, ancak yaklaşık 3 ayda semptomlarda istenilen çözülmelerin olduğunu dile getiren Karan, hastalığı büyük oranda tedavi ettiklerini  sözlerine ekledi.
"Vertigo ciddi bir durumdur"
İstanbul Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç Dr. Serkan Orhan da vertigonun, hareket ilizyonu ve ciddi bir durum olduğunu söyledi.
Hastanın hastalığı, ya etrafın döndüğü ya da kendisinin döndüğü şeklinde tarif ettiğini belirten Orhan,  bunun dışındakilere "Vertigo" demediklerini bildirdi.
Orhan, "Hasta, zeminin ayağının altında kaydığını ya da bir boşlukta olduğunu hissettiğini söylüyor. Ayağa kalkınca gözlerinin karardığını söyler. Bunları baş dönmesi olarak söyler ama bunlar baş dönmesi değildir. Bizim ilgilendiğimiz gerçek vertigo değil. Gerçek vertigo acil bir durumdur, hastalar acile gelir, dolayısıyla acilde değerlendirmek gerekiyor. Bu vertigoların yüzde 20'nin sebebi beyin, beyincik ve beyincik sapına ait patolojilerdir. Yüzde 80'i ise iç kulak patolojileridir" değerlendirmesinde bulundu.
Vertigonun ciddi bir durum ve ölümcül olabileceğine dikkat çeken Orhan, "Vertigo zaten bir hastalık değil, semptomun ismi vertigodur. Altında yatan bir sürü farklı hastalıklar var. Bunlardan bir tanesi beyin semptomu, beyin kanaması olabilir, kitle olabilir, enfeksiyon olabilir. Dolayısıyla hem kulak burun boğaz hem nörolojinin birlikte görmesi gerekir" şeklinde konuştu.
Prof. Dr.  Karan, gazetecilere vertigolu hastalara uyguladıkları egzersiz hareketlerini gösterdi.

EKONOMİ SINIFI SENDROMU ÖLÜME BİLE YOL AÇABİLİR!

                                                           

Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Doç. Dr. Cemal Kazımoğlu, uzun süreli uçak ve otobüs yolculuklarının kas tutulmalarının yanı sıra ölümle sonuçlanabilecek Ekonomi Sınıfı Sendromu'na da yol açabildiğini belirterek yolculara sık sık mola vermelerini ve varis çorabı kullanmalarını önerdi.
Kazımoğlu, yaptığı açıklamada, 7-8 saati aşan yolculukların sağlığı tehdit edebileceğini belirtti.
Yolculuk nedeniyle ortaya çıkan sağlık sorunlarının 2 grupta incelenebileceğini dile getiren Kazımoğlu, basit ağrı ve tutulmaların yanı sıra venöz damarların tıkanmasıyla ortaya çıkabilecek ölüm riskine de dikkati çekti. 
Otobüs ve uçaklardaki sıkışık koltuklar nedeniyle uzun süre yolculuk yapanlardaki damar tıkanıklığının akciğerlerde pıhtı birikmesine yol açtığını kaydeden Kazımoğlu,  "Koltuklar sıkışık olduğu için ölümle sonuçlanabilecek bu durum, Ekonomi Sınıfı Sendromu olarak adlandırılıyor. Dar alanlarda ve özellikle uçak yolculukları sırasında ölüm riskinin 2-4 kat yükseldiğini biliyoruz" diye konuştu. 
Riski yükselten faktörler
Kazımoğlu, obezite ve şeker hastalığı, sigara ve alkol kullanımının da yolcular için Ekonomi Sınıfı Sendromu olasılığını artıran diğer faktörler olduğuna değinerek, yolculuk sırasında sık mola verilmesi ve varis çorabı kullanımıyla sendrom riskinin düşürülebileceğini vurguladı. 
Varis çorabının damarların gerilimini belli bir düzeyde tuttuğunu anlatan Kazımoğlu, "Pompa görevi gören çorap aynı zamanda pıhtı oluşumunu da engelliyor" dedi.
Yolculuklar sırasında vücudun su ihtiyacının göz önünde bulundurulması gerektiğine işaret eden Kazımoğlu, susuzluğun pıhtı oluşumuna neden olduğunu dile getirdi.
Cemal Kazımoğlu, büyük ameliyatları takip eden 3-4 ay içinde uçak yolculuğundan uzak durulmasını gerektiğini söyledi.
Ağrıya karşı da önlem alınabilir
Kazımoğlu, uzun süreli yolculuklardaki en büyük sıkıntının uzun süre hareketsiz kalmak olduğunu, hareketsizliğin bacaklarda şişme, sıvı toplanması, ödem oluşması ve ağrıya neden olabileceğini aktardı. 
Omurga ve sırt bölgesine aşırı yük bindiğini, insanların yolculuklar sırasında uygun olmayan pozisyonlarda uyuyakaldığını belirten Kazımoğlu, "Duruş bozuklukları, kuyruk sokumundan boyun bölümüne kadar kas tutulmalarını da beraberinde getiriyor. Bu nedenle biz yolculara saat başı ya da 2 saatte bir hareket etmelerini öneriyoruz" dedi. 
Yolculuk sırasında uyumak isteyenlerin de ortopedik yastık kullanabileceğini söyleyen Kazımoğlu, diz kıkırdağında sorun yaşayanların sık sık oturma pozisyonunu değiştirmesi gerektiğini anlattı. 
Kazımoğlu, sert koltukların kuyruk sokumu ağrısına neden olduğunu, oturma simidi ve yastık ile bu ağrının engellenebileceğini dile getirdi.
 Doç. Dr. Cemal Kazımoğlu, yolculuk sırasında veya sonrasında boyun ile kuyruk sokumu bölgesinde ağrı bulunanların kaslarını gerdirmesini, boyun ve bel hareketi yapmasını tavsiye ederek, "Esneme ve gerilme hareketlerine karşın yolcu rahatlamazsa kas gevşetici ilaçlarla yolculuğu tamamlamasını öneriyoruz. Yolculuktan sonra bize ağrı şikayetiyle gelen çok sayıda hastamız oluyor. Hatta bu ağrıların süresi bir hafta, 10 güne kadar uzayabiliyor" diye konuştu.

doktortv.com dan alıntı