kanser etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kanser etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

KENDİNİ ISITARAK KANSERİ YENEN DOKTOR:ROBERTGORTER

                                     


En ağır kanser vakalarına umut olduğu iddia edilen Alman doktor kendisini de ısıtarak yendi.

Alman doktor Robert Gorter, 1976 yılında tıp fakültesini yeni bitirdiği günlerde kansere yakalandı. Kendisine aşama 4 testiküler kanser tanısı kondu. Hocalarının dediğine göre üç aylık ömrü vardı. Ama o buna inanmadı. Kemoterapi ve radyoterapi gibi geleneksel tedavi yöntemlerine de inanmıyordu. Bir doktor olarak ateşin bağışıklık sistemini güçlendiren bir etkisi olduğunu biliyordu. Zira o sebepten hastalanınca ateşimiz yükselmiyor muydu? Kararını verdi. Ateşini bilinçli olarak yükselterek ve bağışıklık sistemini kamçılamasıyla bilinen ökse otu ekstresini kendi kanına şırınga ederek bir tedavi uygulayacaktı. Umutsuzluk nedir bilmemesi ve pozitif düşünme yöntemlerinin de katkısıyla kanseri bir yıldan az bir sürede yendi. Sonra hayatını bu tekniği bütün kanser hastalarına uygulamaya adadı. Yaklaşık 30 yıldır, kurucusu olduğu Köln Tıp Merkezi’nde ateş yani hipertermi tedavisiyle, en ağır kanser vakalarına umut olan Dr. Gorter ile tedavi yönteminin ayrıntılarını konuştuk.
Bulduğunuz bu tedavi yönteminin mantığı neye dayanıyor?
Tıbben şunu biliyoruz ki, vücut ateşlenmeye başladığında bağışıklık savunma ordusunun tümü faal hale geçer. Hafif bir ateş dahi vücutta aktif bir şekilde dolaşan bağışıklık hücresi sayısını iki katına çıkartır.
Ama biz tam tersine ateşlenmeyi kötü olarak biliyoruz ve hep ateşimizi düşürmeye çalışırız hastalandığımızda…
Tam tersidir gerçek. Yeni doğan bir çocuk hayatının ilk yılında ortalama yedi viral enfeksiyon geçirir ve çocukluğu süresince de ateşlenmeye sebep olan diğer hastalıklara yakalanır. Bu ateş evreleri, onu gelecekte karşılaşacağı kanser gibi hastalıklardan koruyacak olan bağışıklık sisteminin gelişimini başlatır.
Öyleyse kanser hastalarının sağlıklı insanlara kıyasla bir ateşlenme problemi mi oluyor genellikle?
Kansere yakalanan hastaların ateşlenemediklerini görürüz. Son birkaç yıldır sık sık üşüdüklerini, el ve ayaklarının buz kestiğini söylerler.
Kanser hastaları teşhisten önce başka ne tür belirtiler gösteriyorlar?
Kanser hastaları genelde hiç hastalanmadıklarını dile getirirler. Bu hastaların iç sıcaklıkları sağlıklı insanlarınkinden ortalama 0.5 derece daha düşüktür. Hastalar kısa boğaz ağrıları çekebildiklerini, soğuk algınlığı yaşayabildiklerini ancak buna hiçbir zaman ateşin eşlik etmediğini söylerler. Ayrıca ateşlenecek bile olsalar hemen aspirin, tylenol ya da antibiyotik kullanırlar. Bu ilaçlar da ateşi baskılayarak, ateşlenme sisteminin kalıcı olarak bozulmasına yol açar.
Normal iç ısımız ne olmalı ve kanser hastalarında bu nasıldır?
Tüm kanser hastalarında iç sıcaklık 36.4 derecedir ki bu sağlıklı insanlarınkinden 0.5 derece daha düşüktür.
38.8 DERECENİN SIRRI
Peki merkezinizde nasıl bir tedavi uyguluyorsunuz?
Vücut ısısı 38.5 dereceye ulaşınca, bağışıklık sistemi alarm durumuna geçer. Bu sıcaklıkta, kandaki bağışıklık kimyasalları altı saatte iki katına çıkar. Kanser hastalarındaki bağışıklık sistemini tekrar harekete geçirmek için, tüm beden hipertermisi uyguluyoruz. Yani tüm bedeni 39 hatta bazı durumlarda 40 dereceye kadar ısıtıyoruz. Kanserli bölgeye lokal sıcak uygulaması da uyguluyoruz ki bu da 42 derecelik ısı ile yapılıyor. Bu durumda kanser hücreleri öldüğü gibi etraflarındaki sağlıklı hücreler hiçbir zarar görmezler. Isıtmayı infrared lambalarla yapıyoruz. Bugüne kadar yapılan araştırmalar kanser hücrelerinin 38.8 derecede ölmeye başladıklarını ve 42 derecede neredeyse tüm kanser hücrelerinin yok edildiğini göstermiştir.
Gençliğinizde siz nasıl ısıtmıştınız bedeninizi?
Ben haftada iki gün 42 derecelik sıcak suyun bulunduğu bir küvete giriyordum. “Sadece ateş yaratarak tüm hastalıkları tedavi edebilirdim” demiş Yunan doktor Parmenides milattan önce 500’lerde… Ateş ve sıcak terapisi antik çağlardan beri bilinir. Romalıların sıcak sülfür banyoları, Fin hamamları, Avrupa ve Amerika SPA uygulamaları, Japon jakuzileri, Kızılderili terleme çadırları ve dünya çapındaki terapi amaçlı kullanılan sıcak su kaynakları bunun bir göstergesidir. Isıtma haricinde kanıma ökse otu ekstresi şırınga ediyordum ki bu bitki bağışıklık sistemini güçlendiren çok önemli bir bitkidir. Günümüzde de Almanya, İsviçre, Avusturya ve Orta Avrupa’daki kanser hastalarının yaklaşık yüzde 70’i ökse otunu kullanır.
YAN ETKİSİ YOK
Peki kemoterapi ya da radyoterapi hakkında ne düşünüyorsunuz?
Belki farkında değiliz ama hepimizin kanında daima kanser hücreleri dolaşıyor ve bağışıklık sisteminiz sürekli olarak onları yakalayıp öldürüyor. Kemoterapi ve radyoterapi ise bağışıklık sistemini güçsüz bırakıyor ve hastayı bitkinleştirip daha da hasta ediyor. Benim yöntemim yan etkisiz bir tedavi yöntemi ve diğer tedavi yöntemleriyle bir arada kullanılabilir.
Bir de aşılama yöntemi kullanıyorsunuz hastanenizde, o nedir?
Evet, hastanın kanından bağışıklık sistemini harekete geçirme özelliği olan dendritik hücreleri alıp çoğaltarak geri enjekte ediyoruz.
Ateşlenmek kanseri nasıl yeniyor, biraz da mantığını anlatır mısınız?
Kanser hücresinin bağışıklık sisteminden saklanmak yani kendisini perdelemek, dolayısıyla da yakalanmaktan kurtulmak gibi bir becerisi de vardır. Tüm beden ateş terapisi ve lokal hipertermi bu perdeleme mekanizmasını engeller. Sıcaklıktaki her bir derecelik artış, laktik asit üretimini kanser hücresinin boğulmasına yetecek kadar arttırır. Kanser hücreleri tüm enerjilerini ortaya koyarak kendilerini bekleyen ölümle savaşmayı deneyecekler, dolayısıyla da kaçıp kurtulma mekanizmasını indireceklerdir. Kanser hücreleri kaçış mekanizmalarını indirdiklerinde, çıplak kanser hücrelerini artık çok daha kolay gören dendritik hücreler tarafından rahatça saptanırlar ve bağışıklık sistemi ajanlarınca öldürülürler.
UYKU DÜZENİNE DİKKAT
Kanserin sizce en önemli nedeni nedir?
Pek çok neden bir araya geliyor ancak bence vücut ritmi çok önemli. Kanser hastaları son birkaç yıldır düzenli uyku uyuyamadıklarını söylerler. Hemşire veya fabrika işçisi gibi vardiyalı çalışanlar ya da sık sık uzun mesafe uçup saat farkını yaşayanlar veya düzensiz uyku alışkanlıklarına sahip olanların kanser oranları daha yüksektir. Örneğin kadın havayolu çalışanlarında nüfusun geri kalanına kıyasla iki katı daha fazla meme kanseri vakasına rastlanır. Tabii bu kuzey-güney uçuşlarında değil, saat farkının yaşandığı doğu-batı uçuşlarında geçerlidir.

HUZURSUZ BAĞIRSAK HASTALIĞINDA MUCİZE ÇÖZÜMLER

                                                        

Yeme alışkanlığınıza dikkat etmenin yanı sıra, stresi, anksiyeteyi ve bütün negatif hisleri kontrol altında tutmayı unutmayın, çünkü bunlar da kesinlikle bağırsaklarınızı etkiler. 
Huzursuz bağırsak sendromuna çok mu sık maruz kalıyorsunuz? Doktorlar henüz buna neyin sebep olduğunu tam olarak açıklayamıyorlar, ancak bu yaygın rahatsızlık tedavi edilebilir. Bu genellikle kadınları etkileyen, bazen stresle bağlantılı olan ve tekerrür edebilen bir hastalıktır. Bazen kabızlıktan ve hemen ardından ishalden muzdarip olduğumuz zamanlar vardır…
Ne tür bir tedavi uygundur peki?
Açıkçası her zaman tıbbi önerileri göz önünde bulundurmalıyız. Fakat birkaç doğal tedavi eklemek de işimize yarayacaktır. Bu yazımızda sizinle bu doğal tedaviyi paylaşacağız.
Huzursuz Bağırsak Sendromu için Doğal Tedavi Yöntemi:
Naneli Aloe Vera Suyu:
1. Hangi malzemelere ihtiyacım olacak? Öncelikle bir detayı açıklığa kavuşturmak istiyoruz. Kendi kendinize tedavi yönteminin tek başına yeteceğini düşünmemelisiniz, hiçbir zaman doktorunuzun size önerdiği şeyleri atlamamalısınız. Bunun yanı sıra, uzun süreli ilaç tedavisinin de uzun vadede sonuçları olacağını unutmayın. Karaciğer ve böbrek problemleri… Peki ya çözüm? Sadece gerekli ilaçları ve destek maddeleri, günlük doğal yöntemlerle destekleyerek kullanın. Bu doğal tedaviye başlamak için ihtiyacınız olanlar: 2 yemek kaşığı dolusu aloe vera jeli (40 gram) Nane yaprakları: 15 gram (nane yağınız varsa onu da kullanabilirsiniz).
2. Bu malzemeler huzursuz bağırsak sendromundan kurtulmama nasıl yardım ediyor? 
Aloe vera: Aloe verayı 10 gün aralıksız tüketmek, kalın bağırsaktaki enflamasyonu ve tahrişi rahatlatacaktır. Bağırsağa geldiğinde gaz haline dönüşmeyen maddelerden birisidir aloe vera. Anti-enflamatuvar ve iyileştirici özellikleri bağırsağa girdiğinde etkin bir hale gelecektir ve bağırsağı yumuşatacaktır. Ağrıya sebep olan kasılmaları durdurup, dışkının durumunu düzenleyerek kabızlığı da ishali de önler. Aloe vera sayesinde kalın bağırsak besinleri daha iyi absorbe edebilir. Aynı zamanda bizi hasta eden zararlı bakterileri de yok eder. Nane: Nanenin faydaları ve huzursuz bağırsak sendromuna iyi geldiği British Medical Journal (İngiliz Tıp Dergisi)‘nde yayınlanmıştır. Mentol bu rahatsızlık için yardımcı olur, örneğin bağırsak duvarlarını rahatlatarak kas rahatsızlığını giderir. Yani böylelikle, ağrıyı, krampları, kabızlığı ve ishali önlemiş oluruz. Sonuç ise çok açık! Nane huzursuz bağırsak sendromuna en iyi gelen terapilerden birisidir. Gördüğünüz gibi, aloe vera bağırsaktaki enflamasyonu önlerken, nane de rahatsızlık ve ağrıyı ortadan kaldıracak.
3. Bu içeriği aloe vera ve nane ile nasıl hazırlayacağım?  Birini sabah aç karnına diğerini akşam yemeğinden sonra olmak üzere günde 2 bardak tüketin. Hazırlaması çok da zor değil. Öncelikle, 2 bardak (250 ml) suyu ısıtın, kaynamaya başladığında 40 gram aloe vera jelini ekleyin. İyice karıştırın ve ardından nane yapraklarını ekleyin. Nane yaprağı yerine aynı zamanda nane yağı da kullanabilirsiniz. Fakat bu durumda nane yağını su kaynarken değil, ılıkken eklemelisiniz. Eğer nane yapraklarını kullanıyorsak, yaprakların demlenmesini sağlamalıyız. Bu malzemeler iyice karıştığında ve özünü suya saldığında, karışımı ocaktan alın ve soğumaya bırakın. Bu karışımı her zaman ılık, oda sıcaklığında için. 10 gün boyunca 1 bardak sabah aç karnına, 1 bardak da akşam yemeğinden sonra tüketin. Ayrıca bu yöntem her ay uygulamak için de idealdir. Böylelikle kalın bağırsağınızı temizlerken bütün sindirim sistemini de güçlendirmiş olacaksınız.
Huzursuz bağırsak sendromunu tedavi etmek için diğer öneriler:
Pancar: Günlük süt ürünlerinden, tam yağlı ve baharatlı ürünleri tüketmekten kaçının. Karbonatlı, gazlı içeceklerden ve kahveden uzak durun. Gün içerisinde sık fakat küçük porsiyonlar tüketin. Örneğin, günde 6 kez azar azar yemek daha faydalıdır. Lif ve sebze tüketiminizi arttırın. Salataları papaya ile hazırlamak da huzursuz bağırsak sendromuna iyi gelecektir. Kuru erik suyu ve elmalı yulaf da çok faydalı olacaktır. Keten tohumu tüketin. Öğleden sonra içilen papatya veya tarçın çayı daha iyi hissetmenizi sağlar. Pancar ve havuç suyu da yüksek besin değerinin yanı sıra kalın bağırsağa detoks yaparak korunmasını sağlar. Akşam yemeğinde içilebilir. Stresli durumlardan elinizden geldiğince kaçınmaya çalışın. Negatif duygular, anksiyete veya endişe huzursuz bağırsak sendromunu tetikleyebilir.
/www.yesilaile.com  dan alıntı

KANSER VE MASAJ



                                                                 
 Kanser nedeniyle ameliyat, kemoterapi ve radyoterapi uygulanan birisinin beden imajı ters yüz olur. Görünümünden utanır, öz güvenini kaybeden. Cazibesi ve seksiliği azalır. Kimsenin ona dokunmak istemeyeceğini düşünür. Bedenine karşı bir nefret geliştirir.


Oysa dokunmak, en eski şifa yöntemlerinden birisidir. 

Ben kanser tedavisinde masajı bu nedenle programa mutlaka eklerim ve hasta yakınlarının ona sık sık dokunmalarını tavsiye ederim. Dokunmanın içerdiği şey, yaşama isteğini güçlendirir, bedeninin hiç de kaçınılması gereken birşey olmadığını hissettirir. Değerli ve güvenli bir bedeni olduğu hissine kapılan hastanın acıları azalır, iyileşmesi hızlanır. 

Erken doğmuş(prematüre) bebeklerde, dokunmanın yaşamı teşvik etmedeki önemine dair çok sayıda bilimsel çalışma mevcuttur. 


Duke üniversitesinden Dr. Saul Schanberg, ekibi ile bu olgunun biyolojik temelini, doğum sırasında annelerinden ayrılan bebek fareler üzerinde yaptıkları bir deney ile ispatladı. Fiziksel temas olmadığında, bedendeki hücrelerin bölünme ve gelişmesinin tam anlamıyla durduğunu kanıtladılar. Dokunulmayan farelerde büyüme-gelişme bir çeşit kış uykusuna geçmişti. Ayrıca, anne farenin bebeklerin çığlıklarına karşılık verme biçimi(sırtını nemli bir fırça ile sıvazlamak şeklinde) taklit edilmiş, hemen enzim üretimi ve üremeyi tetiklediği saptanmıştır. Bu deneyden çıkardığımız sonuç, şefkat ve özenle uygulanan fiziksel temas, yetişkin insanlarda yaşama gücünü sadece duygusal düzeyde değil, biyolojik düzeyde de uyarmaktadır.

Dokunma, aynı zamanda kişinin, berelenmiş ve örselenmiş bedeni ile barışmasını sağlar. Beden bu örtük mesajla “önemli” olduğu, kabul edildiği ve insanlar arasında hala bir yeri olduğu hissiyle kendine özgü bir cevap verir. Miami Üniversitesi’nden FIELD, haftada 3(üç) kez, otuzar dakikalık masajların meme kanserli hastalarda stres hormonlarının üretimini azaltıp, doğal katil hücrelerin oranını arttırdığını göstermiştir. Üstelik bu kişiler hem daha dingin oluyorlar hem de ağrıları azalıyordu, demiştir.

EN ŞİDDETLİ BEYİN TÜMÖRÜ GBM ERKEKLERDE DAHA FAZLA GÖRÜLÜYOR

                                                             

Beyin tümörlerinin erkeklerde daha fazla rastlanmasının nedeni bir proteinin farklı şekilde faaliyet göstermesi olabilir.

Amerikalı bilim adamları, en şiddetli tümörler arasında yer alan "glioblastoma multiforme"nin (GBM) erkeklerde daha fazla görülmesinin nedenini araştırdı.
Farelerde bazı proteinlerin faaliyetini engelleyen ya da arttıran bilim adamları dişilerde tümör hücrelerinin yayılmasıyla mücadele eden pRB adlı proteinin daha etkin faaliyet gösterdiğini belirledi.
Yeni tedavi yöntemlerinin geliştirilmesine ışık tutan araştırmanın sonuçları " The Journal of Clinical Investigation" dergisinde yayımlandı.
Bütün beyin tümörlerinin içinde en sık rastlanan kötü huylu GBM'nin tedavisi oldukça zor. Yaklaşık 100 bin kişiden 5'inde görülen GBM, genellikle 40-60 yaşında ve daha çok erkeklerde görülüyor.

IŞIKLI YATAK ODASI KEMOTERAPİNİN ETKİSİNİ AZALTIYOR

                                                   

Amerikan Kanser Araştırmaları Derneği’nin resmi yayın organı Cancer Resarch’te yayımlanan yeni bir araştırmaya göre, yatak odasının çok az aydınlık olması dahi meme kanseri tedavisinde kullanılan ilaçların etkinliğini azaltıyor. Kendi alanında bir ilk olan çalışmada, fareler üzerinde yapılan testler sonucunda yatak odasına sızan sokak lambası ışığının dahi tümörlerin ilaçlara karşı direnç kazanmasına yardım ettiği sonucuna varıldı. Çalışmaya göre, meme kanseri tedavisinde kullanılan Tamoxifen isimli ilacın etkili olması için hastanın uyuduğu odanın gece ışık almaması gerekiyor.

‘Circadian and Melatonin Disruption by Exposure to Light at Night Drives Intrinsic Resistance to Tamoxifen Therapy in Breast Cancer’ isimli makalede, ışığın uyku hormonlarını etkilediği ve bunun da kanserli hücrelerin yapısını değiştirdiği ileri sürüldü. Makaleyi yorumlayan uzmanlar, ulaşılan sonuçları ‘ilgi çekici’ olarak nitelese de, testlerin henüz insanlar üzerinde yapılmaması nedeniyle varılan sonuçlara temkinli yaklaşılması gerektiğini söylüyor.
Tamoxifen, meme kanseri tedavisinde günümüzde oldukça yaygın kullanılan, hastalarının yaşam kalitesini ve yaşam süresini önemli oranda arttıran bir ilaç olarak kabul ediliyor.  İlaç östrojen hormonu salgılamasını durdurarak kanserli hücrelerin yayılma hızını yavaşlatabiliyor ama zamanla tümör ilaca direnç geliştirebiliyor.
Çalışmaya başkanlık yapan Tulane Üniversitesi Tıp Fakültesi, Hücresel  Biyoloji Departmanı Başkanı Prof. Dr. Steven M. Hill, hastaların vücut saatinin Tamoxifen ilacının etkinliğini nasıl değiştirdiğini incelerken uyku esnasında maruz kalınan ışığın etkilerini fark ettiklerini belirterek, ‘Testleri uyku hormonu melatonin ve ilaç etkileri arasındaki bağ üzerine yürüttüğümüzde melatonin hormonunun azalmasıyla birlikte ilaç etkinliğinin de düştüğünü saptadık’ diyor.
Tamamen karanlık bir ortamda uyutulan kanser hücreli kobay farelerde Tamoxifen daha etkili olurken, az da olsa ışıklı ortamda tutulan farelerde ilacın etkilerinin azaldığı ve kanserli hücrelerin daha hızlı yayıldığı sonucu elde edildi. Araştırmacılar, bir sonraki aşamanın meme kanseri hastalarının vücudundaki melatonin hormonu oranı ve ilaç etkinliği üzerine yürütüleceğini belirtiyor.
medikalakademi.com.tr/aydinlik-yatak-odasi-kanser-tedavisini-engelliyor/ dan alıntı

NEFES TESTİYLE AKCİĞER KANSERİ TEŞHİS EDİLECEK

                                                                    


İsrailli ve Amerikalı bilim adamları nefesten akciğer kanseri ve Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı (KOAH) teşhisine yönelik deneylerde başarı elde etti.
Deneyler, on derece duyarlı nanopartiküllerden oluşan bir sondaya bağlı balona üflenerek akciğer kanseri ve KOAH'ın teşhisinin mümkün olabileceğini gösterdi.

Nefesten akciğer kanseri teşhis edilebilecek

Akciğer kanseri yakında basit ve etkili bir nefes testiyle teşhis edilebilir.

BU TEST SAYESİNDE DAHA DOĞRU VE ERKEN TEŞHİS MÜMKÜN
Uçucu organik bileşikler incelenerek yapılan bu test sayesinde daha doğru ve erken teşhisin mümkün olabileceğini belirten bilim insanları, tedavinin gelişiminin de bu şekilde izlenebileceğini vurguladı.
Sonuçları Amerikan Klinik Onkoloji Derneği'nin bu yılki kongresinde sunulan araştırmaya imza atanlardan Fred Hirsch, mevcut tarama testinin akciğer kanserinden ölüm riskini yüzde 20 azaltabileceğini ancak tarama testinin yanlış sonuçlar da verebildiğini belirterek, yeni testle daha doğru teşhis için nefesteki biyolojik göstergelerin kullanıldığına dikkat çekti.
Hayata başarıyla geçirilmesi halinde test, akciğer kanseri ve KOAH'ın teşhisinde devrim yaratacak.
İtalya'daki Bari Üniversitesi'nden bilim insanları 2 yıl önce nefesten kolon kanseri teşhisi deneylerinde başarı sağlandığını açıklamıştı. Bilim adamları, gaz evreli kromatografi (bileşimli karışımlara uygulanabilen gelişmiş kimyasal ayırma ve analiz tekniği) kullanarak hastaların soluğundaki uçucu organik bileşikleri incelemeye dayalı test sayesinde kişinin kolon kanserine yakalanıp yakalanmadığı yüzde 76'lık doğruluk payıyla belirlemişti.
ABD'nin California eyaletindeki bir şirket, hastanın verdiği soluk ile akciğer kanserinin teşhisi için "elektronik burun" geliştirdiğini açıklamıştı.

KANSERİN TEMEL NEDENİ OKSİJENSİZLİK

                                                                              




İnsanlar, birçok nedenden dolayı oksijen yetersizliği çekerler.örneğin uzun süre hava kirliliğine maruz kalma, sigara içme, hareketsiz yaşam, stres, derin nefes alamamak ve yetersiz egzersiz gibi

Bilimsel çalışmaların sonucunda bilim adamlarının ortak açıklaması ise şöyle:KANSERİN TEMEL NEDENİ OKSİJENSİZLİK

Bilimsel çalışmalar  hücresel oksijen yetersizliğinin, kansere yol açtığı aynı zamanda kanserin yayılmasını da kolaylaştırdığını göstermektedir.
Kanser hücreleri, oksijenden zengin bir ortamda varlıklarını sürdüremediğinden, yeterli oksijen sağlanırsa, çok hızlı büyüyen, enerji olarak şekeri tüketen  kanser hücrelerinin hızlı çoğalmasının  durduğu,tümör dokusunun beslenmesinin bozulduğu ve tümör hücrelerinin öldüğü gözlenmiştir.

Ozon terapi ,  kanser tedavisinde oksijenlenmeyi sağlayarak hızla büyüyen kanser hücrelerinin çoğalmasını ve yayılmasını engellerken ,bağışıklık sistemini uyararak da vücudun kendi kendine kanser hücrelerine karşı savunmasını arttırır.
Aynı zamanda kemoterapi ve radyoterapi gören hastalara destek amaçlı ozonterapi uygulandığında  bu tedavilerin yan etkilerini en aza indirirken aynı zamanda  etkilerini  de güçlendirmektedir.

Ozon bir kanser ilacı değildir. Ama düzensiz, anormal hücre çoğalmasını engellediğini gösteren klinik araştırmalar vardır.

Doku oksijenlenmesini artırıcı; bağışıklık sistemini güçlendirici etkileri ile de vücudun kanserle savaşımında önemli bir destek oluşturur.

Ayrıca beyinde endorfin ve serotonin gibi hormonların  yapımını arttırarak  AĞRI KESİCİ ve MUTLULUK VERİCİ  etki de gösterir.



KANSER AŞILARI NE KADAR ETKİLDİR?

                                                                                                                                       


 Tümör aşıları bağışıklık sistemini uyarma temeline dayanır ve aşılar;

 1.Koruyucu
 2.Tedavi edici aşılar olarak iki gruba ayrılır. Tümör aşıları, kanser hücrelerinin yüzeylerindeki yapılar bağışıklık sistemine tanıtılarak elde edilirler. Bu yapılar bağışıklık sisteminin yanıt vermesini sağlayacak veya artıracak başka bir proteine eklenebiliyor veya hastanın kendisinden veya başka hastalardan elde edilen hücrelerden "tam hücre aşıları" hazırlanıp hastaya verilebiliyor. Aşılamada, kanser hücrelerini tanır hale gelen vücudun kendi bağışıklık sistemi hücrelerinin, sağlıklı hücrelere zarar vermeksizin doğrudan kanser hücrelerine karşı bir saldırıda bulunacağı varsayımı ile ilerleniyor.”

Günümüzde uygulanan aşılar nasıl bir rol üstleniyor?

Kanserde koruyucu aşılar arasında karaciğer kanserine karşı Hepatit B ve rahim ağzı kanserine karşı HPV aşısı yer alıyor. Toplumda yaygın görülen ve yüzde 10 oranında kronikleşen bir enfeksiyon hastalığı olan Hepatit B’ de kronikleşen vakaların yüzde 10’u karaciğer kanserine dönüşüyor. Hepatit B aşısı, kişilerde bu enfeksiyona karşı bağışıklık oluşturarak kronikleşmeyi ve kanserleşmeyi önlüyor. Rahim ağzı kanserinde ise kanser nedeni görülen HPV tip 16 ve 18 enfeksiyonuna karşı geliştirilen aşı ile bu bölgenin kanserleşmesi önleniyor.

NE KADAR ETKİLİ YADA KORUYUCULAR?
Kanserde tedavi edici aşılar ileri teknoloji ürünü olmakla birlikte henüz tedavide etkin bir yöntem olarak kullanılamıyor. Tedavi edici aşılar içinde kök hücre yöntemi olarak bilinen dendritik hücre aşıları ön plana çıkıyor. Hastadan alınan kandaki kök hücreler, laboratuvarda "dendritik hücre" denilen özelleşmiş hücrelere dönüştürülüyor. Bu hücreler kanser hücrelerinin yüzey yapılarına karşı duyarlı hale getirilip tekrar hastaya veriliyor. Bu yöntemin prostat, malign melanom ve böbrek hücreli kanserler üzerindeki tedavi edici etkisi araştırılıyor.

Malign melanomda aşı tedavisinin etkinliği ise henüz tartışılıyor. Ancak bağışıklık sistemini uyaran tedaviler uzun zamandır uygulanıyor. Malign melanom tedavisinde yeni çıkan bir ilaç, kanser hücrelerini tanıyıp yıkan sitotoksik T lenfositlerini durduran mekanizmayı işlemez hale getiriyor. Bu şekilde dolaylı yoldan bağışıklık sistemini aktive ediyor.




KANSERİN ÇARESİ BULUNDU MU?

                                                               


BİR TIP MASALI : “KANSERİ BİRGÜN MUTLAKA YENECEĞİZ”

Yıl 1953 Denver Post Gazetesinin 3 Ağustos 1953 tarihli sayısında NCI (Amerika Milli Kanser Enstitüsü) başkanı; “Geleceğe inançla bakıyoruz. Yakında kanseri kontrol edecek ve ortada kaldıracağız” diyordu.Aynı tarihli aynı gazetede MSKCC (Memorial Sloan Kettering Cancer Center) başkanı C.P.Rhoads; “Eminim ki, önümüzdeki 10-15 yıl içinde kansere karşı çok etkili bir ilaç bulacağız. Aynen enfeksiyonlara karşı kullandığımız antibiyotikler gibi” diyordu.

1957 Şubat’ında Reader’s Diges mecmuasında; “İlk kez havada kanser karşı kesin bir zaferin kokusu duyuluyor” deniyordu.

17 Şubat 1976, NewYork Daily News’te, kemoterapistlerden biri yeni bulduğu ilaç hakkında şunları yazmıştı. “Olağanüstü ve anıtsal bir buluş”
1986’da interferon adı verilen bir kemoterapi ilacının sentetik olarak üretilmesiyle bir sansasyon fırtınası yaratılmışı. Detroit Press Gazetesi: “İnterferonun sentetik olarak imal edilmesiyle ilim masallarındaki cine benzer sihirli bir durum yarattı” deniyordu. Saturday Evening gazetesi ise: “İnterferona bağlanan para, en karlı ve en emin yatırımdır” diye yazıyordu.
Fransa’da 4 hastanın peş peşe interferon tedavisinden ölmesiyle bu ilacın toksik yan etkileri ortaya çıkınca bu “mucize ilaç” fırtınası dindi. Ancak günümüzde “mucize ilacı, kanserin çaresi bulundu” modası halen devam etmektedir.

Kanser ilaçlarından “İnterleukin-2” nın de kaderi aynı oldu. Dr. Rosenberg’n laboratuarında sentetik olarak üretilmişti. Dr.Steven Rosenberg, IL-2 için; “30 yıldır kansere karşı ilk kez yepyeni bir yaklaşım içindeyiz” diyordu. 22

Eylül 1985’te Busines Week: “Kansere karşı yeni bir savaş, vücudun kendi koruma sisteminden potansiyel bir silah bulundu” diye yazdı.
NCI’ nın ilk bildirilerinden hemen sonra, yeni ilaç ( IL-2) hakkında şüpheler başladı. Aralık 1985’te IL-2 tedavisi uygulanırken bir hasta öldü. NewYork Times / 9 Aralık 1985

Mayo Clinic’ten Charles Mertel, bir gazetede IL-2’yi yerden yere vuran bir makale yazdı; “ IL-2, korkunç bir tecrübeden hastalar ilacın yan etkilerinden kurtulsalar bile, haftalarca yoğun bakımda kalırlar.
Kemoterapinin çok sınırlı olan yararı, sistemik bir zehir gibi etkili olmasındandır. Bu nedenle terk edilmelidir.

Dr. Alman W.O. Amann;“Böyle bir tedaviyi kimse için dilemem, KT, birkaç hafta ömür uzatsa bile bunu rahatlıkla diğer alternatif sağaltım sistemlerinden sağlayabiliriz. Kemoterapi hastaları hiç görmediğiniz farklı bir yaratığa dönüştürür. Ve en kötüsü, metastazları tedavi etmesini beklediği kemoterapi, metastazların oluşumunu arttırır.”
Dr. K.H. Brunner yaptığı araştırmada hastaların kemoterapisiz daha uzun yaşadıklarını ispatlamıştır.
SON SÖZÜM : KANSER, SOSYAL,KÜLTÜREL ve BİYOPSİKOLOJİK BİR "SİSTEM" SORUNUDUR. BİREYSEL ÇABALARLA TEDAVİ YETERSİZDİR. BİREYSEL ve TOPLUMSAL YAŞAM FELSEFEMİZİN BİR SONUCUDUR.BU MANTIKLA BIRAKIN KANSERİ, NEZLEYİ BİLE TEDAVİ EDEMEYİZ.

KANSER TEDAVİSİNDE ETKİLİ YİYECEKLER

                                                                


Kanserden korunmak için sofranızdan domates, havuç, mantar, ısırgan otu ve siyah üzümü eksik etmemelisiniz.
Ailesinde kanser hastalığı bulunanlar; düzenli bir hayat tarzı ve beslenme biçimiyle, bu hastalığı önleyebilir. Ailesinde özellikle meme ve kalın bağırsak kanseri olan kişiler; 20 yaşından önce kanserden koruyucu sebze ve meyveleri, vitamin ve mineralleri tüketirse, yüzde 33 ile yüzde 53 arasında bu hastalıklardan korunabiliyor.
Mide kanserinden diyetle korunma oranı ise yüzde 60'a çıkıyor. Bu yüzden her gün brokoli, karnabahar, kıvırcık salata, şitake mantarı, dandelion, beyaz lahana, kabak ve domates gibi sebzelere sofranızda yer verin.
Kansere sebep olan en önemli faktörlerden biri şişmanlık. Özellikle kalın bağırsak ve meme kanserlerinde büyük risk yaratıyor. Bu yüzden kırmızı et yemeyin. Zeytinyağı ve soya yağı gibi bitkisel yağları da sofranızdan eksik etmeyin.
Kanserle tedavide etkili olan sebze ve bitkiler ise şöyle:
SİYAH ÜZÜM
Siyah üzümü, çekirdeğini atmadan bol bol tüketin. Çünkü kabuğunda ve çekirdeğinde 'vesibretrol' denilen çok özel bir madde vardır. Bu madde, vücudu doğrudan doğruya kansere karşı korur.
DOMATES
Domatesin içinde bulunan likopen ve selenyum; prostat, meme, kolon ve mide kanserine karşı etkili oluyor. Ayrıca pek çok kanser türüne karşı koruyor. Özellikle kanser hastalarının günde dört-beş adet domates yemesi gerekir.
HAVUÇ
Havucun içeriğinde de bulunan betakarotenler; genellikle kırmızı sebze ve meyvelerde bulunan bir maddedir. Betakarotenler; DNA hasarına engel olurlar, kansere karşı vücudun direncini artırırlar ve immün sistemi uyarırlar.
MANTAR
Mantarlar, kanserden korunmada etkilidir. Kanser hastalarının tedavisi sırasında mantar ekstreleri kullanmaları öneriliyor. Maitake mantarı; meme kanseri, beyin tümörleri, cilt kanseri ve karaciğer kanserinde etkili oluyor. Şitaake mantarı ise jinekolojik tümörler, prostat kanseri veya şikayetlerinde kullanılması öneriliyor. Bağırsak ve kolon kanserlerine karşı da etkili olduğu bilinen maitake mantarı, özellikle 50 yaşından sonra tüm erkekler tarafından kullanılmalı. Reishi mantarının da akciğer kanserine karşı koruyucu olduğu biliniyor.
ZENCEFİL
Kanser tedavisi sırasında bulantınız olursa, zencefil kullanabilirsiniz.
PAPATYA
Papatya, kanser hastalarının ağzında oluşan aftı önler.
DEVE DİKENİ
Karaciğer hastalıklarında yıllardır kullanılan deve dikeni, karaciğer kanserlerini de tedavi edip tümörleri küçültebiliyor.
ISIRGAN OTU
Isırgan yıllardır kanser tedavisinde kullanılıyor. Bitkinin kökü çok yararlı. Vitamin ve minerallere dikkat!
C VİTAMİNİ
C vitamini; hem kanserden korunmada, hem de kanser tedavisinde başarıyla kullanılıyor. Günlük C vitamini ihtiyacı günde 2 gramdır ama kanser hastaları günde 10 gram C vitamini almalı.
OMEGA 3
Balıkta bol miktarda bulunan Omega 3; meme kanseri, prostat kanseri ve kalın bağırsak kanserinde koruyucu bir etki sağlıyor. Kanserden korunmak için haftada üç gün balık yemek gerekiyor.
FLAVONLAR
Bitkilerde bulunan yaklaşık 4 bine yakın flavon, kanserle savaşta önemli rol oynuyor.
SELENYUM
Bir minarel olan selenyum; prostat, rahim, mide ve ağız kanserlerine karşı etkilidir

KANSER ÇETESİNİ NASIL BOZGUNA UĞRATIRIZ?

                                                                             




Bazı koşullar altında, bu vahşi çeteler bozguna uğrar ve tehlikeli olmaktan çıkarlar: 
1) bağışıklık sistemi onlara karşı seferber olduğunda; 
2) beden, o olmadan ne büyüyebilecekleri ne de yeni bölgeleri işgal edebilecekleri iltihabı yaratmayı reddettiğinde;
3) kan damarları çoğalmayı ve büyümek için gereksindikleri takviyeyi sağlamayı reddettiğinde.

Bunlar, hastalığın hakimiyeti ele geçirmesini engellemek için güçlendirilmesi mümkün olan mekanizmalardır.

Tümör bir kez yerleştiğinde, bu doğal savunuların hiçbiri klasik tedavilerin-kemoterapinin ya da radyoterapinin-yerini tutamaz. Ancak bedenin kansere karşı direnişini tam olarak harekete geçirmek için, geleneksel tedavilerin yanı sıra onlardan da yararlanılabilir.



KANSER, EVRENSEL BÜTÜNLÜĞÜN PARÇALANMASIDIR

                                                                     
Her bütünlük,hem kendisinden daha büyük bir bütünlüğün parçasıdır, hemde kendisinden daha küçük bütünlükleri barındırır. İnsan da evren adlı bütünlüğün bir parçası ve organ yada hücrelerden oluşan başka bütünlükleri içerir. Küçük bütünlüklerden beklenen, büyük bütünlüklerin ayrılmaz ve uyumlu bir parçası olarak bütünlük yasalarına uyumlu davranması ve küçük bütünlük(parça) olarak görev ve sorumluluklarını yerine getirmesidir. Büyük bütün olarak insan da organ ve hücrelerinden yaşam bütünlüğüne uygun olarak çalışmalarını,fonksiyon görmelerini bekler.


İki tarafa da uzatılabilecek bütünlük hiyerarşisinde, her bir bütünlük kendi çıkarlarıyla bir üst bütünlüğün çıkarlarıyla çatışmamalıdır. Çatışma olduğunda, normal işleyen sistem, bütünlüğü tehlikeye atmadan problemin(çıkar çatışmasının) üstesinden gelir. Ancak,bunun bir sınırı vardır,sınır geçildiğinde bütünlük tehlikeye girer.


Bir devlet yada toplumun, bütünlüğüne karşı çıkan birkaç kişi yada çeteyle baş etmesi her zaman mümkün iken, isyancıların çoğunluğu ele geçirmesi bütünlüğün hayatını tehdit eder. Bu durumda devlet-toplum, ayrılıkçı olanları bütünle birleştirebilecek tedbirleri alır ve umut verici ortak hedefleri belirler. Ancak, isyanın uzun sürmesi halinde, başkaldırının bastırılmasının uzun vadede başarı şansı yoktur,hatta kargaşayı arttırır,kaosa sürükler.


Kanser, bütünlükten soyutlanmış klasik bir hastalık değildir. Kanser oluşumunda son derece farklı ve zekice planlanmış bir strateji vardır; diğer hastalıkların hemen hepsinde bedenin bir yada birkaç işlevinin bozukluğuyla kendini gösteren ve çözülmesi kolay bir durum vardır. Kanserde ise durum temelden farklıdır.




KANSER DE “YAŞAMA İSTEĞİ” BÜTÜN TEDAVİLERDEN DAHA ETKİLİDİR

                                                        

Modern çağın başlangıcına dek, tüm kültürlerde ve her dönemde, hastalara şifa vericiler tarafından uygulanan ritüeller, bir kıtadan diğerine, eski zamandan günümüze kadar inanılmaz benzerlikler gösterir. 


Eski zamanlardan beri, şifa öğretisinin merkezinde değişmez bir ilke bulunur,o da şudur; Hastanın tedavisi, onun yaşama gücünü yeniden canlandırmaya odaklıdır ve buda yaşama isteğine bağlıdır. İnsanlığın ilkel dönemlerinde bile uygulanan bu gelenek, yaşama arzusunu tehdit eden “iblis”lerden kurtarmaya yönelik metodlardır. Bunların çoğu mistik yada olağanüstü güçlere başvurmaya dayalıdır. Acı çeken-hasta kişinin ruhu bir bütün haline gelebilsin diye, çoğu kez ruhlardan yada atalarından yada totem v.b. tapınılanlardan araya girmeleri istenir.
İblis ve totemlere inanmasalarda , günümüzün kanserlileri üzerinde çalışan psikiyatrist ve psikologlar, hastanın yaşama isteğinin canlı tutmanın önemini artık anlamış durumdadırlar. 


Modern yaklaşımda ilk adım; bir şekilde ruhlarında halen var olan ve yaşam arzularını tüketen geçmişteki travmaları ortaya çıkarmak ve onları tedavi etmektir.
İkinci adım; hastaya içindeki huzur duygusunu ve sükunet halini benimseyip sürdürmeyi öğretmek, böylece stresi yok ederek iyileşme sürecini başlatmaktır. 


Kişi, hayatının artık yaşanmayacağı yada yaşamaya değmeyeceği duygusuna kapıldığında, bağışıklık sistemi silahlarını bırakıp,teslim olur. Buna karşılık yaşama isteğine yeniden kavuşmak, çoğu kez hastalığın gidişatında kesin bir dönüm noktasının habercisidir.

AÇLIK, SAĞLIKLI HÜCRELERİ KEMOTERAPİ’DEN KORUYOR.

                                                           
Açlığın, kemoterapinin zararlı etkisine karşı sağlıklı hücrelerin korunmasına yardımcı olabileceği belirlendi. ABD’li araştırmacılar, 2 gün boyunca fareleri aç bıraktıktan sonra hayvanlara yüksek dozda kemoterapi uyguladı. Bu farelerin, kemoterapinin ardından güçlü olmaya devam ettikleri görüldü. Beslenen fare grubundakilerin yarısının öldüğü, sağ kalmayı başaranlarınsa kilo kaybetmeye ve halsizleşmeye devam ettikleri gözlendi. Aç kalmaya zorlanan farelerin, insanlara uygulananın 3-5 katı kemoterapi seanslarından sonra “hiçbir stres ya da acı çekme belirtisi göstermediği” de vurgulandı. Deney kaplarında insan hücreleri üzerinde yapılan testler bu gözlemi doğruladı. 


Araştırmanın başındaki, Kaliforniya Üniversitesi’nden Gerontoloji (Yaşlılıkbilimi) uzmanı Longo, klinik araştırmaların gerekli olduğunu, bunların da aynı sonuç vermesi halinde bu yöntemin birçok hastanede uygulanabileceğini söyledi. Longo ve ekibinin araştırmasına birçok uzman destek verdi. “Kanser biyolojisine yeni bir kavram getirmesi sebebiyle çok önemli” olarak değerlendirilen araştırmanın insanlara daha yüksek dozda kemoterapi verilebilmesi için yeni umut doğurduğu belirtildi.
Makale, Amerikan Bilimler Akademisi yıllığında yayımlandı.



ÇOCUKLAR "KANSER" YİYOR..

                                                                         

Avrupa'da yaşayan 10 yaşındaki bir çocuk, yiyecekler yoluyla her gün ortalama 128 kimyasal kalıntıya maruz kalıyor. Bunların önemli bir kısmı ise kanserojen.Bu 128 kimyasal kalıntı 81 değişik ürün aracılığıyla çocuklarla tanışıyor.Araştırmacılar, Fransa'nın çeşitli bölgelerinden, 10 yaşındaki bir çocuğun bir gün boyunca yediği yiyeceklerden satın aldılar. Yiyecekler organik değildi ancak, dengeli beslenen bir çocuğun yediklerini içeriyordu.Araştırmacılar bu yiyecekleri bağımsız laboratuarlara yolladılar. Yiyeceklerde tarım ilacı kalıntısı, dioksin, ağır metaller olup olmadığını incelemelerini istediler.Sonuçlar şaşırtıcıydı. 


Örneğin somon balığında bulanan 34 kimyasal maddenin bir kısmı kansorejendi. Aynı şekilde peynirde de altı kansorejen maddeye rastlandı. Sabah kahvaltısında çocuklara yedirilen tuzsuz tereyağında ise 15 tarım ilacı kalıntısına bulundu. Tüm bunları bir çocuk gün içinde yiyordu. Tabi ki tüm bu kimyasal kalıntılar yasal sınırlar içindeydi. 


Asıl tehlike tüm bu kimyasalların biraraya geldiğinde yaratacağı etkiden kaynaklanmaktadır.
"Sonuçlar beklediğimizden de kötü" olabilir. Tüm bu kimyasallar kalıntılar tek başlarına belki sorun yaratmıyor. Ama tüm bunlar biraraya geldiğinde bir kimyasal kokteyl yaratıyorlar. Bunun da uzun dönemde bizlerin üzerinde yaratacağı etki gözardı ediliyor. 


Burada zararlı olan kimyasal kalıntıların miktarı değil. Bu küçük küçük dozlar, uzun süreli alındığında yaratacağı etki KANSER OLMAKTIR...

EN UZUN SÜRE HAYATTA KALAN KANSER TÜRÜ

                                        



En eski kanser genomu 11 bin yaşında

Bilim insanları, binlerce yıldır köpeklerde kansere neden olan bir genomun orijini keşfetti. Köpekler arasında cinsel yolla bulaşan kanserin, bilinen en uzun süredir hayatta kalan kanser türü olduğu belirtildi.


İnsanların aksine köpeklere özgü olan ve cinsel yolla bulaşan bir kanser türünün, ilk olarak 11 bin yıl önce ortaya çıktığı anlaşıldı. Dünyanın dört bir yanındaki köpekleri etkileyen ve hayvanların cinsel organında tümör oluşumuna neden olan kanserin, tek bir köpekte belirdiği ve cinsel yolla bulaşarak hayatta kalmaya devam ettiği ifade edildi.
Science dergisinde yayımlanan araştırmada yer alan Cambridge Üniversitesi'nden Dr. Elizabeth Murchison, "Binlerce yıl hayatta kalmayı başaran genom, uygun şartlar oluştuktan sonra kanserin milyonlarca mutasyona rağmen hayatta kalabileceğine işaret etti" dedi.
Bulaşıcı kanserin halen ilk ortaya çıktığı köpeğin genetik çeşitliliğinde yer aldığını ifade eden bilim insanları, bu çeşitlilikleri analiz ederek söz konusu köpeğin Alaska malamutu veya Sibirya kurdu (Husky) olabileceğini belirtti. Tek renk, gri, siyah veya kahverengi postu olduğu düşünülen köpeğin genomu, cinsiyetini ele vermiyor.
SON 500 YILDA YAYILDI
Murchison, 'söz konusu spesifik türün nasıl bulaşıcı bir kanser türü geliştirdiğini bilmediklerini ancak antik köpek genomları üzerinde bugün bu sırrı çözmeye çalışmanın çok etkileyici olduğunu' söyledi.
Antik genom dizilimini inceleyen araştırmacılar, dünya genelinde köpeklerde sıkça rastlanan kanser türünün nasıl yayıldığına dair de yeni bilgiler elde etti.
Murchison, "Farklı kıtalardaki genetik çeşitliliğin izleri, kanserin çok uzun süre boyunca tek bir köpek populasyonunda sınırlı kaldığını gösterdi" dedi.
Kanser, insanlarla beraber yeni kıta ve bölgelerin keşfinde yer alan köpeklerin aracılığıyla son 500 yılda tüm dünyaya yayıldı.
ntvmsnbc

AKCİĞER KANSERİ AŞISI KULLANIMA SUNULDU

                                                                  


Küba dünyanın ilk akciğer kanseri aşısını kullanıma sundu.
Yeni ilaç gelişimine 7.000’den fazla bilim insanın kendini adadığı, gelişmekte olan ülkeler arasında en gelişmiş biyo-teknoloji endüstrisine sahip ülke olan Küba, dünyanın ilk akciğer kanseri aşısını insanlığın kullanıma sundu.
Ancak bu haber sigara bağımlılarını sevindirmesin. CimaVax EGF adı verilen aşı, rutin bağışıklamada kullanılan aşılardan farklı olarak, koruma değil, tedavi amacını taşıyor. CimaVax EGF tümör hücrelerince üretilen ve onların büyümesinde kilit rol oynayan Epidermal Büyüme Faktörü-EGF adlı moleküle karşı vücudun antikor üretmesini sağlıyor.
CimaVax EGF kemoterapi ve radyoterapi gibi diğer kanser tedavilerine yanıt alınamayan ileri evre (evre 3-4) akciğer kanseri hastalarında kullanılacak.
Projenin başaraştırmacısı Dr. Gisela Gonzalez aşının fonksiyonunu, “Bu aşı ile hastalığın engellenmesi mümkün değil, ama kritik hastaların durumunu belirgin düzeyde iyileştiriyor” diye açıkladı. İlk klinik çalışmalarda terminal dönemdeki hastalarda sağkalımı ortalama 4 ay uzattığı gösterilmiş.
Genç hastalarda daha etkili olduğu belirtilen ilaca dair Dr. Gonzalez bir hastasını örnek verdi: “Hastalarımdan biri ilacı almaya başladığında 32 yaşındaydı. Şimdi 35 yaşında. Yaşıyor, çalışıyor. Bizi geçen gün ziyaret etti ve çocuk sahibi olmayı düşündüğünü söyledi.”
İlacın Faz I çalışmaları Küba’da, Faz II çalışmaları ise Küba, Kanada ve İngiltere’deki kliniklerde gerçekleştirildi. Bu güne kadar 1000'in üzerinde hastanın kullandığı ilacın, kanser tedavisinde kullanılan diğer ilaçların aksine herhangi önemli bir yan etkisi görülmedi.
İlaç tüm Küba kliniklerinde ücretsiz olarak insanlığın kullanımına sunuluyor. Diğer ülkelerde kullanımının önünde engel bulunmuyor. Peru bu konuda Küba hükümeti ile görüşmeye başlayan ilk ülke oldu.
Ancak ABD’de ilacın yalnız klinik çalışmalar için kullanımı mümkün. ABD hükümetinin sürdürdüğü Küba’ya karşı ambargo, hem Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi-FDA onayı ile ilacın yaygın kullanıma girmesinin, hem de hasta ABD vatandaşlarının Küba kliniklerinde tedavi almasının önünde engel.

AÇ KALMAK KANSERİ TEDAVİ EDER Mİ?

                                                                   


AÇLIK-KANSER
Bir kanser araştırıcısı olan Valter Longo’ya göre açlık sırasında sağlıklı hücreler depo yağlarını kullanabildikleri için yaşamlarını sürdürmeye devam ederler . Buna karşılık kanser hücreleri enerji kaynağı olarak sadece şekerleri kullanabilirler; kesinlikle yağları kullanamazlar. Halbuki devamlı büyümek istediklerinden sürekli enerji kaynaklarına muhtaçtırlar. Bu yüzden açlık sırasında şeker depoları tükenince yaşamlarını sürdüremezler.
Tabii bu konuda şimdiye kadar ne gibi çalışmalar var diye merak ediyorsunuz. Öncelikle şunu söyleyelim ki kanser hücreleri enjekte edilemeyeceği için, insanlarda kanser deneyleri yapmak mümkün değildir. Ama hayvan deneyleri yapmak mümkündür ve oldukça bilgi vericidir.
Açlık-kanser ilişkilerini inceleyen ilk hayvan çalışmalarından birinde 24’er kişilik iki fare grubu alınmış, birinci grup serbest beslenirken ikinci gruba 2 günde bir yemek verilmiş . 1 hafta sonra her iki gruba da meme kanseri hücreleri enjekte edilmiş. 9 gün sonra birinci gruptan 19 fare ölürken, ikinci gruptan sadece 6 fare ölmüş. 10 günde ise birinci gruptan üç fare canlı kalırken ikinci gruptan 12 fare canlı kalmış. Çok bariz bir fark değil mi?
Başka bir çalışmada Lango ve arkadaşları tümörlü farelerin bir grubunu kemoterapi öncesi 2 gün aç bırakırken diğer grubu serbest olarak beslemişler . Normal beslenen gruptaki farelerin yarısı ölürken aç bırakılan farelerin hepsi yaşıyormuş(muhteşem bir sonuç!). Yani açlık sağlam hücreleri kemoterapinin toksik etkilerinden korurken kanserli hücrelerin yaşamasına izin vermemiş.
İki günde bir yapılan ve normal kalorinin %15’inin verildiği açlık diyetlerinin bile tümör hücrelerinin büyümesini azalttığı görülmüştür. Hatta %100’lük açlık diyetinden daha bile etkili olduğu saptanmıştır.
Aynı araştırıcılar açlığın kemoterapinin de etkisini arttırdığını fark etmişler .
İnsanlarda bu konu üzerine benzer araştırmalar yapılmasına haklı olarak izin verilmemektedir. Ama kişisel bazdaki bazı gözlemler bize faydalı bilgiler verebilir. Mesela 10 kanserli insanda (4 meme, 2 prostat, birer yumurtalık, akciğer, dölyatağı, yemek borusu) yapılan gözlemler açlığın kemoterapi yan etkilerini bariz azalttığını göstermiştir . Bu hastalarda açlık süresi kemoterapiden 48-140 saat ve sonrasında ise 5-56 saatmiş.
Araştırmalar devam ettikçe bu konudaki bilgilerimiz de artacaktır.

beslenmebulteni.com dan alıntı